menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Babannem

3 0
thursday

Nüfus kâğıdına göre doksan dört yaşındaydı, belki daha da yaşlıydı. Çocukluğu tek parti döneminin hatıralarıyla doluydu. 

Babannem, acılarla yoğrulmuş bir coğrafyanın, türlü türlü sadmelerle darbelere maruz kalmış bir neslin son temsilcisiydi. Neredeyse dünyanın tüm yükü üzerine bindiği halde halinden hiç şikâyet etmeyen, her zorluğa sabırla göğüs geren, asla pes etmeyen ve hep şükreden Müslüman Anadolu kadını karakterinin de son örneklerindendi. 

Babannem Kur’ân okumayı altmış yaşından sonra öğrendi ve bir daha elinden hiç bırakmadı. Onu sık sık konuşturur, geçmişi anlattırırdım. “Çocukluğunda Kur’ân öğrenmek için Hoca’ya niye gitmedin?” sorusuna yakın tarihe şahitlik ederek cevap verirdi. “Ah be kızanım! Kur’ân yasaktı o zamanlar. Yoksa gitmem mi? Biz giderdik, ama sonra jandarmalar gelir, köyü basardı. Biz korkudan samanlıklara saklanırdık, Kur’ânları saklardık.” 

Kur’ân’ı bilmeyen, ama Allah ile bağı asla kopartılamayan o mübarek nesil. Kur’ân öğrenemediği, dua ezberleyemediği için olmalıdır ki, neredeyse tüm duaları Türkçeydi. “Yattım Allah kaldır beni, nur deryasına daldır beni, can kafesten çıkınca, iman ile Kur’ân’a gönder beni” diye hâlâ gece yatarken okuduğum bu dua, bana babannemin mirasıydı. “Selâmun aleyküm ya ırmak, yoktur sana durmak, gece gündüz akarsın, aya güne bakarsın, selâm söyle Rabbime, Muradımızı versin elime” gibi nice dualar, dinsizliği bir rejim olarak bu topraklarda cebren hâkim kılmak isteyenlere karşı, Anadolu insanının sessiz direnişini temsil ediyordu adeta. Kendi evimizin bahçesinde bile başkalarının görmesinden sakınarak başörtüsünü asla başından çıkarmayan, günahtan-haramdan alabildiğine sakınan bir neslin, şeair-i İslâmiyeye uzanan elleri nasıl........

© Yeni Asya