menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Komisyon gerek ve şart mıydı

6 0
26.02.2026

Ortada yasal dayanağı tartışmalı bir “süreç komisyonu” varsa ve bu komisyonun üreteceği kararlar yalnızca “tavsiye” niteliği taşıyorsa, şu soruyu sormak gerekmez mi: Bağlayıcılığı olmayan bir mekanizma neden bu kadar merkezi bir rol üstlenir?

Eğer mesele gerçekten hukuksa, bunun yolu zaten açıktı. Türkiye’nin hem Anayasa’ya hem de taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uyma yükümlülüğü var. Bunun için yeni bir siyasi sahne kurmaya ihtiyaç var mıydı? İktidar isterse, mevcut kararları uygulayarak bir adım atamaz mıydı? Ya da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan anayasal yetkilerini kullanarak açık bir siyasi sorumluluk üstlenemez miydi?

Bunların hiçbiri tercih edilmedi. Onun yerine hukuki bağlayıcılığı olmayan ama siyasi anlamı oldukça yüksek bir komisyon formülü devreye sokuldu. Bu tercih bize ne anlatıyor?

“Tavsiye kararları” için gerçekten bir komisyona ihtiyaç var mıydı? Tavsiye zaten siyasal iradenin takdir alanına girmez mi? Eğer karar alacak olan yine yürütmeyse, komisyonun işlevi nedir? Toplumsal meşruiyet üretmek mi? Siyasi maliyeti dağıtmak mı? Yoksa belirli bir aktörü yeniden merkez sahneye davet etmek mi?

Türkiye daha önce de benzer bir süreç yaşamadı mı? O dönemde Abdullah Öcalan ismi, doğrudan ya da dolaylı biçimde siyasetin ana eksenlerinden biri hâline gelmemiş miydi? Mektuplar, açıklamalar, çağrılar… Sonuçta gelinen nokta ne olmuştu?

Bugün aynı figürün yeniden tartışmanın merkezine yerleşmesi bir tesadüf mü? Bu yerleşme, sadece hukuki bir meselenin gereği mi, yoksa siyasi bir denklemin parçası mı?

“Aha da silahları bıraktılar” cümlesi kulağa ne kadar güçlü geliyor, değil mi? Fakat silah bırakma dediğimiz şey; örgütsel tasfiye, lojistik ağın çözülmesi ve silahlı kapasitenin geri dönülmez biçimde ortadan kalkması demek değil midir? Bu denetimi kim yapacak? Komisyonun böyle bir yetkisi var mı? Yoksa kamuoyuna sunulan bir iyimserlik cümlesiyle mi yetineceğiz?

Daha önemlisi: Bu sürecin siyasi karşılığı nedir?

DEM Parti ile kurulacak yeni bir temas hattı, sadece “barış” başlığı altında mı okunmalıdır? Yoksa yaklaşan başkanlık seçimleri bağlamında mı değerlendirilmelidir? Türkiye’de birkaç puanlık oy oranlarının nasıl kritik eşikler oluşturduğunu hepimiz bilmiyor muyuz?

Başkanlık sisteminde yüzde elli artı bir hesabı, matematikten ibaret midir? Yoksa aynı zamanda siyasi psikoloji midir? Böyle bir tabloda, daha düne kadar sert söylemlerle karşı karşıya gelen aktörlerin bir anda “ortak zemin” arayışına girmesi yalnızca ilkesel bir dönüşümle mi açıklanır?

Bir başka soru daha: Türkiye’de neredeyse herkesin bazı kritik eşiklerde aynı sonuca razı olması nasıl mümkün oluyor? Dün birbirine ağır sözler söyleyenler bugün aynı fotoğraf karesinde yer alabiliyorsa, bu toplumsal uzlaşma mıdır, yoksa siyasal zorunluluk mu?

Komisyonun hukuki zemininden çok siyasi işlevi konuşuluyorsa, burada yeni bir mimari kuruluyor olabilir mi? Bu mimari, sadece bir “süreç yönetimi” mi, yoksa başkanlık seçimleri öncesi geniş bir denge arayışı mı?

Şunu da sormak gerekir: Eğer gerçekten kalıcı bir çözüm hedefleniyorsa, neden her şey açık, şeffaf ve denetlenebilir biçimde yürütülmüyor? Neden toplumun tamamını ikna edecek net bir yol haritası ortaya konmuyor? Neden “tavsiye” gibi muğlak bir kavramın arkasına sığınılıyor?

Belki de asıl mesele şudur: Siyasi sorumluluğun doğrudan üstlenilmesi yerine, kolektif bir görüntü altında dağıtılması tercih ediliyor olabilir mi? Komisyon, kararın kendisinden çok kararın yükünü paylaşma aracı mı?

Başkanlık seçimleri yaklaşırken oluşabilecek yeni ittifak ihtimalleri, bu sürecin hızını ve tonunu belirliyor olabilir mi? Yüzde elli artı birin aritmetiği, ilkelerin önüne mi geçiyor? Eğer öyleyse, bu durum uzun vadede nasıl bir siyasal kültür üretir?

Toplumun geniş kesimleri “yeter ki sorun çözülsün” diyerek ortaya çıkan her birlikteliğe onay vermek zorunda mı? Bir çözüm arayışına destek vermek başka, o çözümün yöntemini sorgulamamak başka değil midir? Herkesin aynı noktada buluştuğu bir tabloda, eleştirel seslerin değeri daha da artmaz mı?

Devlet politikası ile seçim stratejisi arasındaki çizgi bulanıklaşırsa ne olur? Güvenlik başlığı ile oy hesabı aynı masada konuşulursa, bunun uzun vadeli sonuçları nasıl olur? Kısa vadede oluşacak bir siyasi kazanç, yarın daha büyük bir meşruiyet tartışmasına dönüşebilir mi?

Bugün sorulması gereken sorular belki de şunlardır:

Bu komisyon gerçekten hukuki bir zorunluluk mu, yoksa siyasi bir tercih mi?Silah bırakma söylemi kalıcı ve geri dönülmez bir tasfiye mi, yoksa seçim takvimiyle uyumlu bir pozisyon alış mı?Yeni temaslar toplumsal barışı mı güçlendirecek, yoksa başkanlık yarışında kritik bir eşiği aşmanın aracı mı olacak?Ve en önemlisi: Herkesin üzerinde uzlaştığı görünen sonuç, gerçekten herkesin içini rahatlatıyor mu?

Demokrasi sadece sandık değildir; süreçlerin şeffaflığı, kararların hukuki temeli ve siyasi sorumluluğun açıklığıdır. Eğer bunlar net değilse, “tavsiye” diye başlayan adımlar yarın çok daha sert tartışmaların konusu olabilir.

Belki de mesele, komisyonun ne söylediğinden çok, neyin zeminini hazırladığıdır. Ve belki de asıl cevap, başkanlık seçimleri yaklaştıkça daha görünür hâle gelecektir.


© Yeni Ankara