menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran!

5 0
01.03.2026

Ortadoğu’da her yeni bombardıman dalgası, bize aynı soruyu yeniden sordurmuyor mu: Bir ülkenin yönetimini cezalandırma iddiasıyla bir başka ülkenin okulunu, hastanesini, altyapısını vurmak hangi “özgürleştirme” teorisinin parçasıdır? Eğer mesele gerçekten İran’daki rejimin kendi halkına yönelik uygulamalarıysa, bu sorun F-bilmem kaçların kanatları altında mı çözülecektir? Bir halkın kaderini tayin hakkı, başka bir devletin füze menzilinin içine mi hapsedilmiştir?

İran bugün hedef tahtasına konulmuş durumda. Fakat dün aynı söylemle yerle bir edilen Irak değil miydi? “Kitle imha silahları” yalanıyla başlatılan işgalin, geriye ne bıraktığını hatırlamak için hafızamızı çok zorlamamız gerekmiyor. Bir devlet çöktü, toplum parçalandı, mezhep fay hatları derinleşti, milyonlarca insan yerinden edildi. Peki o büyük yıkımın sonunda daha demokratik, daha müreffeh, daha barışçıl bir Irak mı doğdu?

Benzer bir tabloyu Suriye’de görmedik mi? On beş yılı aşkın bir süredir vekâlet savaşlarının, silahlı grupların, dış müdahalelerin, yaptırımların kıskacında kalan bir ülke… Harabeye dönmüş şehirler, kayıp bir nesil, dünyanın dört bir yanına savrulmuş milyonlarca insan. Şimdi aynı çevreler, aynı retorikle İran’a dönmüş durumda. Sahi, gerçekten özgürlük mü ihraç ediliyor, yoksa istikrarsızlık mı?

Bir başka soru daha: Eğer bir rejimin baskıcı niteliği uluslararası müdahalenin meşru gerekçesi sayılacaksa, bu ilke neden seçici uygulanıyor? Dünyanın farklı coğrafyalarında otoriter pratikler sergileyen nice yönetim varken, neden bazıları “stratejik ortak” olarak görülürken bazıları “insanlığın düşmanı” ilan ediliyor? Bu seçiciliğin ölçütü evrensel hukuk mu, yoksa jeopolitik çıkar mı?

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri, askeri operasyonlarını çoğu zaman “güvenlik” ve “özgürleştirme” kavramlarıyla gerekçelendiriyor. Ancak güvenliğin sınırı nedir? Bir devletin güvenliği, başka bir devletin egemenliğini askıya alacak kadar geniş yorumlanabilir mi? “Önleyici saldırı” doktrini, uluslararası hukukun hangi maddesine dayanır? Daha da önemlisi, bir bölgenin tamamını sürekli kriz hâlinde tutan güvenlik yaklaşımı, uzun vadede gerçekten güvenlik üretir mi?

Burada asıl mesele, tek tek ülkelerin rejimlerinden daha geniş bir çerçeveye oturuyor. Ortadoğu’da güçlü, kendi kararlarını alabilen, bölgesel işbirliği geliştirebilen egemen devletler mi isteniyor; yoksa birbirine bağımlı, kırılgan, dış müdahaleye açık yapılar mı? Irak’ın zayıflatılması, Suriye’nin parçalanması, şimdi İran’ın baskı altına alınması… Bu zincirin bir sonraki halkası kim olacak? Coğrafyamızda güçlü bir devlet bırakmama yönünde sistematik bir strateji mi işliyor?

Bir başka can yakıcı soru: Bölge halkları neden sürekli iki ateş arasında bırakılıyor? Bir yanda kendi yönetimlerinin hataları, baskıları, yanlış politikaları; diğer yanda dış müdahalelerin yıkıcı sonuçları. Halkların gerçek özgürlük talebi, bu iki güç arasında ezilip gitmiyor mu? Dışarıdan atılan her bomba, içerideki baskı aygıtlarını daha da tahkim etmiyor mu? “Ulusal güvenlik” gerekçesiyle muhalefetin susturulması, dış tehdidin gölgesinde daha kolay olmuyor mu?

Emperyalizm kavramı bugün bazı çevrelerce eski moda bir slogan gibi görülebilir. Oysa emperyalizm, sadece doğrudan işgal demek değildir; ekonomik yaptırımlar, siyasi baskılar, vekâlet savaşları, medya kampanyalarıyla yürütülen çok katmanlı bir tahakküm biçimidir. Bir ülkeyi askeri olarak işgal etmeden de işlevsiz hâle getirebilirsiniz. Para birimini çökertir, enerji altyapısını hedef alır, uluslararası sistemden dışlar, içerideki toplumsal fay hatlarını kaşırsınız. Sonuçta geriye yoksullaşmış, umutsuz, göç etmeye hazır bir toplum kalır.

Peki çözüm nedir? Bölge devletlerinin ve halklarının gerçekten bağımsız bir tutum geliştirmesi mümkün mü? “ABD ve İsrail’e karşıyız” söylemini yüksek sesle dillendirip arka kapıda farklı pazarlıklar yapan aktörler yok mu? İktidarıyla muhalefetiyle dış güçlerin gölgesinde siyaset üretmeye alışmış elitlerden kurtulmadan gerçek bir bölgesel dayanışma kurulabilir mi? Bu, uluslar için bir hayat memat meselesi değil midir?

Öte yandan, bölgesel birlik çağrıları da romantik bir retoriğe dönüşmemeli. Hangi ilkeler etrafında birleşilecek? Mezhepçi, etnik ya da dar ideolojik ajandalarla mı; yoksa egemenlik, karşılıklı saygı ve iç işlerine karışmama prensipleriyle mi? Bölge ülkeleri kendi aralarındaki sorunları çözmeden, ortak bir güvenlik mimarisi inşa edebilir mi? Birbirine şüpheyle bakan başkentler, dış müdahaleye karşı nasıl ortak duruş sergileyecek?

Bir de “tarihsel idealar” meselesi var. Bir coğrafyada genişleme arzusunu, güvenlik kuşağı oluşturma hedefini ya da tarihsel referansları “özgürleştirme” söylemiyle paketlemek ne kadar inandırıcı? Eğer gerçekten mesele insan haklarıysa, neden bombalar konuşuyor? Eğer amaç barışsa, neden diplomasi ikinci plana itiliyor? Bir okulun, bir hastanenin, bir enerji santralinin vurulması hangi özgürlük teorisinin parçasıdır?

Bugün İran’a yönelen tehdit, yarın başka bir komşuya yönelebilir. Coğrafyamızda “sıra kimde” sorusu, artık retorik değil somut bir endişe. Türkiye dahil bölge ülkeleri, bu dalganın dışında kalabileceklerini mi düşünüyor? Jeopolitik fırtına kapıyı çaldığında, tarafsız kalmak ne kadar mümkün olacak? Yoksa her kriz, yeni bir hizalanma baskısını mı beraberinde getirecek?

Entelektüel dürüstlük, hem içerdeki otoriter eğilimleri eleştirmeyi hem de dış müdahalelere karşı ilkesel bir tutum almayı gerektirir. Bir rejimin yanlışları, o ülkenin bombalanmasını meşru kılmaz. Aynı şekilde, dış tehdide karşı çıkmak da içerideki hak ihlallerini görmezden gelmek anlamına gelmemelidir. Asıl zor olan, bu iki eleştiriyi aynı anda yapabilmektir.

Son soru belki de en temel olanı: Bölge halkları kendi kaderlerini gerçekten kendileri tayin edebilecek mi? Yoksa her defasında büyük güçlerin satranç tahtasında birer piyon mu olacaklar? Eğer emperyalizm insanlığın bir illeti ise, bu illetten kurtulmanın yolu sadece slogan atmaktan mı geçer; yoksa içeride ve dışarıda tutarlı, ilkeli, şeffaf bir siyaset inşa etmekten mi?

Belki de artık sormamız gereken soru şu: Bombalarla gelen bir düzenin kalıcı barış getirdiği tarihte görülmüş müdür? Eğer görülmemişse, neden aynı yöntemi tekrar tekrar deniyoruz? Coğrafyamızın çocukları, hangi “özgürleştirme” projesinin yan ürünü olarak hayatlarını kaybetmeye devam edecek? Ve biz, bütün bu olup bitenler karşısında, gerçekten hangi taraftayız: Gücün yanında mı, ilkenin yanında mı?


© Yeni Ankara