Siyonizm'i kuşatan demir ağlar
Siyonizm'i kuşatan demir ağlar
Zamanın yorgunluğunu omuzlarında, tarihin ağır mesuliyetini ise yüreğinde taşıyordu. Dışarıda daralan muhasaralar, içeride patlak veren ihanetler arasında, temsil ettiği ümmet için bir kurtuluş yolu arıyordu. Sultan II. Abdülhamid Han'ın zihninde; payitahtı mukaddes topraklara bağlayacak, parçalanmak istenen bir milletin kalbini tek bir şah damarında birleştirecek o büyük rüya işte bu sancılarla filizlendi.
Çölün kavurucu kumları üzerinde uzayıp giden bu çelik ağlar, sadece ahşap ve demirden ibaret bir mühendislik projesi değildi. Hindistan’dan Güney Afrika’ya, Balkanlardan Kafkaslara kadar dünya Müslümanlarının dişinden tırnağından artırdığı kuruşlarla, emperyalistlerin bankalarına tek kuruş borçlanmadan inşa edilen bir İttihad-ı İslam (İslam Birliği) abidesiydi. Öyle bir manevi zarafetle yapıldı ki; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) aziz ruhaniyetini rahatsız etmemek düşüncesiyle Medine’ye yaklaşan rayların altına keçeler döşenmişti.
Bu muazzam hamle, Siyonizm'in kurucusu Theodor Herzl'in de radarına girmişti. Filistin'den toprak koparmak için sunduğu borç ödeme teklifi Yıldız Sarayı'nda reddedilen Herzl, projeye sızabilmek adına bu kez Hicaz Demiryolu'na "zahirde lütufkâr" bir bağış çeki gönderdi. Ancak Sultan II. Abdülhamid bu sinsi tuzağı anında fark etti; Herzl'in bağış çeki reddedildi. Zira Hicaz Demiryolu bir İslam Birliği projesiydi, Siyonizm ise bir parçalama ve yutma planıydı. Nitekim sömürgeci aklın fısıltıları ve İngiliz altınlarıyla efsunlanan Şerif Hüseyin ve Bedevi aşiretleri, ilerleyen yıllarda o mukaddes rayları çöllerde havaya uçuracak kadar yollarını şaşıracaktı.
İhanetin ve acının o karanlık günlerinde, Medine Müdafii "Çöl Kaplanı" Fahreddin Paşa şehirden ayrılırken, kendisine Şerif Hüseyin'in elçileri tarafından bir dürbün hediye edilmek istendiği; ancak Paşa'nın bu riyakâr hediyeyi kabul etmeyerek, "Bunu Şerif Hüseyin’e geri götürün; bundan sonra İslam dünyasının ne hallere düşeceğini bu dürbünle izlesin!" dediği aktarılır. Paşa’nın o gün dürbünün ucunda gördüğü karanlık, koca bir asır boyunca coğrafyamızın kaderi oldu.
Aradan geçen bir asrın ardından, bugün çöl rüzgârlarının yönü değişiyor. Hicaz Demiryolu küllerinden yeniden doğuyor! Türkiye, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan'ı kapsayan o devasa bölgesel entegrasyon hamlesi için fizibilite çalışmaları 2026 sonuna kadar tamamlanıyor. Amman'da varılan tarihi mutabakatla, Suriye'de savaşın tahrip ettiği 30 kilometrelik eksik üstyapının Türkiye'nin desteğiyle tamamlanması karara bağlandı. Türkiye, bu stratejik koridoru Halep'e uzatacak bir yatırımı devreye sokuyor. Yakın bir gelecekte, İstanbul'dan kalkan bir trenin 24 saat içinde Mekke'ye ulaşması hedefleniyor.
Bu gelişme sadece nostaljik bir ihya değil; bilakis İsrail'in uykularını kaçıran, dengeleri altüst eden jeopolitik bir depremdir.
İsrail'in; Hindistan'dan çıkıp Arap Yarımadası'nı Hayfa üzerinden Avrupa'ya bağlamayı hayal ettiği ve bölgeyi kendi hegemonyasına mahkûm bırakacak olan bir IMEC projesi vardı. Aylardır şahit olduğumuz kanlı Gazze katliamlarının ve ABD Başkanı Trump’ın masaya sürdüğü yeni Gazze tasavvurlarının ardında yatan karanlık hesaplardan biri de, işte bu koridor için 'dikensiz ve uygun bir jeopolitik zemin' hazırlamaktı. Ancak kurulan bu sinsi tuzaklar tarihin asil yürüyüşüne tosladı; kan üzerine kurulan bu proje, Hicaz hattının dirilişiyle kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm oluyor. Kızıldeniz'i Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlayan bu yeni alternatif koridorla; hem sevkıyat süreleri ve maliyetler düşüyor hem de İsrail tamamen denklem dışı bırakılarak stratejik olarak çevreleniyor.
Ancak Türkiye'nin kurguladığı bu yeni mimarinin bir de güvenlik cephesi var. Asıl büyük oyun orada bozuluyor.
İsrail ve BAE ikilisinin, Afrika Boynuzu'nda ayrılıkçı Somaliland projesiyle bölgeyi parçalamak ve Kızıldeniz'de yeni bir üs elde etmek için attıkları adımlar, Türkiye'nin sert kayasına çarptı. Mogadişu'ya inen F-16'larımız, Türkiye’nin eğittiği Gorgor komandolarıyla omuz omuza sahaya inen birliklerimiz, Çağrı Bey sondaj gemimizi koruyan donanmamız ve Sudan’da İsrail/BAE ikilisinin yürümeyen hesapları; önceki yazımda da belirttiğim gibi Siyonizm'in bölgedeki koltuk değneklerini tek tek kırıyor.
Tüm bu cesur adımlar, bölgede yepyeni bir "caydırıcı sacayağı"nın kurulmasıyla farklı bir boyut kazanıyor. Türkiye'nin; Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma ittifakına dahil olması ve Mısır'ı da kapsayan muhtemel bir “Deniz Güvenliği İşbirliği ve belki de Kızıldeniz Görev Gücü", yeni nizamın sigortası olacak. Pakistan'ın nükleer ve balistik kapasitesi, Suudi Arabistan'ın finansal gücü ve Türkiye'nin teknolojik ve operasyonel aklı ile savunma sanayisi ortak bir vizyona kavuşuyor. Artık güvenlik için Washington'un insafına veya Tel Aviv'in şantajlarına boyun eğmeyen, kendi göbeğini kendi kesen bir coğrafya uyanıyor.
Hicaz Demiryolu'nun ve belki de onun paralelinde hayata geçecek yeni ticaret ve enerji koridorlarının güvenliği, doğrudan Türkiye'nin askeri şemsiyesi altına girecek. Türkiye, Suriye'nin stratejik derinliği olan Palmira'da yeni bir askeri üs kuruyor ve bu üsse yönelik olası her türlü taciz veya saldırıya en sert şekilde mukabele edileceğini tüm taraflara duyuruyor.
Tüm bu stratejik satrancın bize fısıldadığı yegâne hakikat şudur: Abdülhamid Han’ın o devasa vizyonu hiçbir zaman yok olup gitmedi. Mümin bir kadının kulağındaki son küpeyi, bir gelinin kolundaki son bileziği feda ederek bu projeye yaptığı bağışlar, ettiği dualar tam 126 yıl sonra bugün yeniden filizleniyor. Yakında, çöllerden yükselecek yeni bir trenin düdüğü, mazlum bir coğrafyanın zafer marşını müjdeleyecek. Yaradan'ın izniyle asırlık oyunlar bozulacak. Siyonizm bir asır sonra Abdülhamid efsanesiyle yeniden savaşıyor. Ve muhakkak kaybedecek.
