“Kurtarıcının” Vedası
“Kurtarıcının” Vedası
Geçtiğimiz günlerde Clint Eastwood'un artık emekli olacağına dair bir haber okudum. Haberin kendisinden daha çok dikkati çeken ise Eastwood'un yaşıydı. Çünkü artık onun yaşı biyografisinin bir parçası olmaktan çıkarak neredeyse başlı başına haber değeri taşıyan bir konuya dönüşmüş durumda. Eastwood 1931 doğumlu ve 96 yaşında…
Benim kuşağım Clint Eastwood'u önce TRT’de yayınlanan kovboy filmleriyle tanıdı. Sergio Leone'nin İspanya çöllerinde çektiği o harika westernlerde, yüzündeki o sert ifade ve alaycı bakışlarla sinemaseverlerin gönlünü kazandı aktör. Ardından metropolde kötü adamları kovalayan Kirli Harry serisi geldi.
70’lerde, oyunculuğun gölgesinden çıkarak yönetmen olarak da sinema sanatına büyük yapıtlar üretti. Pek çok oyuncu ya da yönetmen kariyerinin ilerleyen dönemlerinde kendi efsanelerini tekrar eder hâle gelirken, Eastwood yaşlandıkça yeni şeyler söylemeyi başaran az sayıdaki yönetmenden biri oldu.
90’larda eski bir suçluyu canlandırdığı Unforgiven, duygusal finaliyle seyirciyi çarpan A Perfect World’u yönetti. 2000’lerde Million Dollar Baby ve bana göre başyapıtı olan Gran Torino’ya imza attı.
Aslında onun sinemasında beni en çok etkileyen şey, yaşı ilerledikçe filmlerinde insan ruhuna dair daha derin meselelerin ortaya çıkması...
Gençliğinde daha çok, güçlü, sert hatta süper kahraman çizgilerine sahip adamları canlandırdı aktör. Yaşlandığında ise madalyonun diğer yüzüne odaklanarak bu güçlü ve sert görünen adamın saklı kırılganlıklarını anlatmaya başladı. Böylelikle sineması derinleşerek daha insani bir boyut kazandı.
Bu yüzden Gran Torino'yu her zaman kariyerinin en önemli ve en dokunaklı filmlerinden biri olarak gördüm.
Filmin merkezinde çocukları tarafından pek de sevilmeyen Walt Kowalski adında yaşlı ve huysuz bir adam vardır. Hayatın sertleştirdiği, savaşın kabalaştırdığı, yalnızlığın içine kapattığı yalnız bir adam. Asyalı göçmenlerle dolup taşan........
