Oruç ontolojisi
İNANCIN KODLARI, GELENEĞİN PRANGASI VE BİÇİMLENDİRİLEN BEDEN: ORUÇ PRATİĞİNİN ÇOK KATMANLI ONTOLOJİK KRİZİ
Din kurumu, insanın tarih sahnesine çıktığı ilk anlardan itibaren kaotik doğayı, bilinemezin yarattığı korkuyu ve en önemlisi kendi içsel arzularının anarşisini düzene sokmaya yönelik devasa bir “sınırlandırma ve anlamlandırma” girişimi olmuştur. Ancak her büyük öğreti, kaynağının pınarından uzaklaşıp tarihin tortulu nehrine karıştığında, inşa ettiği zihniyet evreni başlangıçtaki doğasından uzaklaşarak sosyo-politik bir disiplin aygıtına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. İslam düşünce geleneğinin en temel direklerinden biri olarak bilinen oruç ibadeti, salt bir ruhsal arınma veya açlık pratiği olmanın ötesinde, kutsal metnin anlamından koparılışının, bireysel iradenin tarihsel bir otorite eliyle tasfiye edilişinin ve modern biyo-politikaların dini bedenler üzerinden nasıl okunabileceğinin en belirgin laboratuvarıdır. Bu kapsamlı analiz; metnin kendi kendini feshetmeye zorlandığı teolojik sapmayı, tarihin otorite hırsını ve modern zihnin biyolojik zeminde yaşadığı tıkanıklığı bütüncül bir felsefi tahlille ele almayı zorunlu kılmaktadır.
KUTSAL METNİN EPİSTENİK İPTALİ: GÖRÜNMEZ BİR ‘LÂ’ ÜZERİNDEN İNŞA EDİLEN HEGEMONİK HUKUK
Tanrısal olduğuna inanılan bir metne sadakat, o metnin ontolojik sınırlarına rıza göstermekle başlar. Metin ile ona inanan özne arasındaki hermeneutik ahlak, metnin sunduğu kolaylığı “tehlikeli” bularak onun üstünü çizmeyi değil, olduğu gibi kabul etmeyi gerektirir. Ancak Kur’an’ın oruç konusundaki hukuki omurgasını oluşturan Bakara Suresi 184. ayetinde karşımıza çıkan manzara, yorumlama adının altında yatan şiddetli bir müdahale tarihidir. Ayet, kesin ve son derece şeffaf bir dilbilimsel kodla; “Ve alallezîne yutîkûnehu fidyetun taâmu miskîn” diyerek, “Ona (oruca) gücü yetenlerin (tutmadıkları takdirde) bir yoksulu doyuracak fidye ödemesini” emreder. Dilin gramer yapısında hiçbir muğlaklık, hiçbir eksiltili yapı yoktur; kapı muhayyerliğe, yani “seçme özgürlüğüne” tamamen açıktır.
Ne var ki İslam hukuku ve tefsir geleneği yüzyıllar içinde metne korkunç bir sadakatsizlik sergilemiş; fiilin anlamını tam tersine çeviren hayali bir olumsuzluk edatını (Lâ) metne enjekte etmiştir. “Gücü yetenler”, kitlesel bir kavramsal körlükle “güç yetiremeyenler”, “yaşlılar” ya da “iyileşmez hastalar” şeklinde sınırlandırılmıştır. Epistemolojik soru tam da burada başlar: Yaratıcının metnine sonradan ilave edilen bir kelime veya iptal edilen bir anlam muhayyerliği, tanrının yanılmazlığına dair duyulan bir güven midir; yoksa kurumsal yapının çökeceğinden korkan gelenekçi klerikal sınıfın “din elden gidiyor” anksiyetesi midir? Dinin evrenselliği ile iftihar eden zihinlerin, söz konusu ilahi esneklik olduğunda Tanrı’dan daha “korumacı” ve “otoriter” bir tavır sergilemeleri, geleneğin kendi varlığını vahyin üzerine konumlandırdığının sarsıcı bir kanıtıdır.
SİYASAL PRAGMATİZMDEN İLAHİ HUKUKA: MUVAFFAKAT-I ÖMER’İN TARİHSEL BEDELİ
Dini pratiğin özgür bir “tercih” zemininden kopartılarak mutlak bir “bağlılık yemini” ve cebri bir norm haline dönüştürülmesi, soyut bir fıkıh problemi değil, politikleşme sürecinin ta........
