Gazi Meclis, ulus devlet ve siyasi ahlak
Buket Müftüoğlu yazdı…
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş felsefesi ve Türk siyasi tarihinden bahsederken, günlük siyasi polemiklerin dar alanına sıkışamayız. Çünkü bu devlet, olağan tarihsel koşullar içinde kurulmuş herhangi bir devlet değildir.
Cumhuriyet; çökmekte olan bir imparatorluğun ardından, işgal edilmiş bir coğrafyada, büyük bir yıkımın içinden doğmuştur. Cumhuriyet’i anlamak için verilen askeri mücadeleyi bilmek tek başına yetmez, o mücadeleyi zorunlu hâle getiren tarihsel çözülmeyi ve kurucu kadroların nasıl bir devlet anlayışı inşa etmeye çalıştığını da doğru okumak gerekir.
19.yüzyılın sonundan itibaren Osmanlı Devleti ciddi bir çözülme sürecine girmiştir. Dönemin ruhundan sürece bakacak olursak, imparatorluğun yaşadığı askeri yenilgiler kadar devlet yapısındaki çürüme de dikkat çeker. Saray çevresinde oluşan çıkar ilişkileri, yabancı devletlerin ekonomik ve siyasi baskıları, borçlanma politikaları ve merkezi otoritedeki zayıflama toplumun devlete olan güvenini o yılarda çoktan yıkmıştır.
Düyûn-ı Umumiye ile ekonomik egemenliğini kaybeden bir devlet yapısı ortaya çıkmış, Balkan Harbi’nden Trablusgarp’a, ardından Birinci Dünya Savaşı’na kadar geçen süreçte Anadolu insanı savaşmakla kalmamış; aynı zamanda devletin ekonomik, siyasi, ahlaki ve kültürel çözülüşüne de tanıklık etmiştir.
Kurucu kadrolar işte bu tarihsel çöküşün tam ortasından, yine Osmanlı’nın imparatorluk geleneğinin içinden sıyrılarak çıkmıştır.
Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşunda öne çıkan kavramlar tesadüfi değildir: hukuk, liyakat, kamusal görev anlayışı, ulusal egemenlik ve devlet ciddiyeti hepsi büyük bir stratejik yaklaşımın parçalarıdır.
1920’de açılan Gazi Meclis bu dönüşümün ve kurtuluş savaşının yürütüldüğü kutsal merkezdir.
Ankara’da kurulan bu yapı, işgale karşı yürütülen direnişin yönetim merkezi olmanın çok ötesinde yeni bir devletin sınırlarını çizmekle kalmamış, üstün bir siyasal karakter de inşa etmiştir.
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü bu yüzden tarihsel bir kırılmayı işaret eder.
Yüzyıllar boyunca tebaa ile yönetilen bir topluma ilk kez doğrudan özne olduğu hatırlatılmıştır…
O gün, meclis sıralarında oturan insanlar profesyonel siyasetçiler değildir. Cepheden gelenler, Balkan Harbi’nin travmasını yaşayanlar, Çanakkale’nin yasını tutanlar, yurdun dört bir yanından kalkıp Ankara’ya gelmiş toprak ağaları da oradadır.
Fakat hepsinin ortaklaştığı temel düşünce açıktır:
Devletin geleceği ortak bir milli bilinç ve ortak bir sorumluluk duygusu olmadan korunamayacaktır.
Cumhuriyet’in kurucu kadroları bu nedenle yeni bir siyasal kültürü de kurgulamışlardır.
Mustafa Kemal ve arkadaşları için, parçalanmış bir toplumdan ortak bir millet bilinci çıkarabilmek zordur ama imkânsız değildir.
Türk milleti kavramı da işte bu tarihsel zeminde şekillenmiştir.
Bu kavram etnik bir tariften çok öte, ortak kaderin, ortak fedakârlığın ve bağımsız yaşama iradesinin, tarihsel süreçte siyasal adı hâline gelmiştir.
İşte, Cumhuriyet Halk Partisi, Anadolu’da emperyalizme karşı örgütlenen Müdafaa-i Hukuk bilincinin, Kuvayı Milliye direncinin ve ulusal egemenlik fikrinin siyasal kurumsallaşması olarak tarih sahnesine böyle çıkar.
Tam da bu nedenle CHP’nin Türkiye siyasetindeki ağırlığı sadece seçim başarılarıyla sınırlı değerlendirilemez.
Tek parti döneminden çok partili hayata geçişe, darbeler döneminden küreselleşme sürecine kadar Türkiye’nin yaşadığı her büyük kırılmada CHP’nin konumu aynı zamanda Cumhuriyet’in yönüyle ilgili bir tartışma yaratmıştır.
1946 sonrasında Türkiye yeni bir uluslararası eksene yerleşir. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte ekonomik tercihler, güvenlik politikaları ve devletin ideolojik yönü de değişmeye başlar.
1960’lı ve 70’li yıllarda yaşanan çatışmalar basit bir sağ-sol ayrışması değildir. Türkiye’nin dış müdahaleler ekseninde nasıl bir devlet yönetimi anlayışı ile yoluna devam edeceği üzerine toplumun kendi içinde verdiği, genç nüfusun ağırlıklı rol aldığı büyük bir mücadeledir.
12 Mart ve 12 Eylül müdahaleleri siyasal hayat üzerinde derin izler bırakmış, bu süreçler toplumun devlet kurumlarına olan güvenini zayıflatmıştır. Ne yazık ki bu dönem, siyaseti ilke, ideoloji, uzun vadeli hedefler ve ahlaki tutarlılık yerine, kısa vadeli çıkarlar ve günü kurtarma hesaplarıyla yürütülen bir zemine itmiştir.
1990’lardan itibaren medya etkisinin büyümesiyle birlikte siyaset dili de değişmeye başlar.
2000’li yıllarda dünyada yükselen post modern siyaset anlayışı Türkiye’yi de güçlü biçimde etkilemiştir.
İşte hakikatin yerini algının aldığı yeni bir döneme böyle adım atılır.
İmaj çalışmaları… Medyatik liderlik… Sürekli üretilen kriz atmosferleri… Sosyal medya üzerinden şekillenen kamuoyu…
Siyasal alan giderek derinlik kaybetmeye başlar. Siyasetin, güvenilmez yönü, gözler önüne serilir, gençler siyasetten ve siyasetçilerden uzaklaşır.
Aslında bugün dünyanın birçok ülkesinde benzer bir tablo ile karşı karşıyayız.
Kamusal gücün kişisel çıkara dönüşmesi… Rüşvet ilişkileri… Liyakatin aşınması… Özel hayat........
