Yapay zekâyı kullanan mı, üreten mi olacağız?
Geçen yazıda yapay zekânın balon mu yoksa gerçek mi olduğunu irdelemeye çalışmıştık. Bu yazıda ise güzel ülkemizin yapay zekâ yarışında nerede olduğunu değerlendireceğiz...
Geç kalanın güçsüz kaldığı yeni dünya düzeninde, Amerika ve Çin’in başı çektiği bu yarışta Avrupa Birliği de dâhil olmak üzere pek çok ülke stratejik eylem planları ve devasa bütçelerle hareket ediyor. Stanford Üniversitesi’nin 2025 AI Index Raporu’na göre yalnızca ABD’deki özel sektör yapay zekâ yatırımları 2024 yılında 109,1 milyar dolara ulaştı. Bu rakam Çin’in yaklaşık 12 katı. Dolayısıyla karşımızda yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik bir rekabet var...
Dünyadaki bu dönüşüme adapte olabilmemiz için Türkiye’nin eğitimden sağlığa, finanstan savunmaya, sanayiden kamu hizmetlerine kadar yapay zekâyı hızla ve doğru biçimde entegre etmesi gerekiyor. Çünkü bu yarışta geç kalmanın maliyeti yalnızca teknoloji ithal etmek olmayacak; üretkenlik, ihracat, nitelikli istihdam ve küresel rekabet gücü açısından da önemli sonuçlar doğuracak. Türkiye’nin 2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı bu açıdan önemli bir yol haritası ortaya koyuyor. Plan kapsamında veri merkezi, bulut teknolojileri ve yapay zekâ altyapılarında 2030’a kadar özel sektör ağırlıklı en az 10 milyar dolarlık yatırımın harekete geçirilmesi ve Türkiye’nin veri merkezi kurulu gücünün en az 1 gigavata çıkarılması hedefleniyor. Planın belki de en önemli tarafı ise insan kaynağı. İki yıl içerisinde 81 ilde 5 milyon kişiye yapay zekâ okuryazarlığı eğitimi verilmesi, 10 bin ileri düzey yapay zekâ uzmanı ve 100 bin yapay zekâ uygulama profesyoneli yetiştirilmesi hedefleniyor. Çünkü yapay zekâ yarışının asıl kıt kaynağı yalnızca para, veri merkezi veya çip değil. Asıl sorun nitelikli insan kaynağı açığı. Genç nüfusumuzu yalnızca yapay zekâ kullanan değil, yapay zekâ geliştiren ve üreten bir insan kaynağına dönüştürebilmek en önemli hedefimiz olmalı.
Türkiye Yapay Zekâ İnisiyatifi verilerine göre 2017 yılında........
