Dijital dünyaya doğmak çocuklarımıza ne kattı?
Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Haydar Kutlu
Teknolojiye dair her türlü yeniliği neredeyse hiç sorgulamadan hayatlarımıza, hatta çocuklarımızın da hayatlarına dâhil etmeyi çok sevdik. “Eleştiren gençlik”, “sorgulayan gençlik” ve “soru soran gençlik” gibi sloganlar ile sadece kültürümüzü, değerlerimizi sorgulamak, eleştirmek revaç buldu. Lakin hayat tarzlarımız teknolojik yenilikler ile baştan aşağı dönüştürülürken “Nereye gidiyoruz?” sorusu nedense hatırlara bile gelmedi. Tabi, bu durumun arkasında algı tarlalarımızın baştan sürülmüş olması etkili oldu. Teknolojik değişim ve dönüşümler “ilericilik” ve “medeniyet” olarak kodlanırken bunu sorgulamak aksi şekilde yaftalanınca on yıllar boyunca teknolojinin sadece avantajları konuşulabildi; risk ve tehditlere dair ne kelam edilebildi ne de kalem oynatılabildi.
Algılarımızın şekillenmesindeki mihenk taşlarından biri olan “dijital yerli” ve “dijital göçmen” mefhumları Marc Prensky tarafından 2001 yılında ortaya atıldığında dünya genelinde “Eureka! Aradığımızı bulduk!” tadında bir karşılık buldu. Prensky’e göre yeni nesildeki çocuklar teknolojinin, internetin, bilgisayarların içine doğdular. Hâl böyle olunca yeni nesil için dijital dünyanın dili onların "anadili" gibi oldu. Yani teknolojiye mükemmel şekilde uyum sağladılar. Hâlbuki eski nesil dijital dünyayla hayatlarının ilerleyen dönemlerinde tanıştıkları için dijital göçmenlerdi ve ne kadar uyum sağlasalar da dijital dil onlar için ana dil değildi, her zaman bir tür "aksanları” vardı.
Prensky bu kavramlar ekseninde bütün eleştirilerini eğitim sistemine yöneltti ve “Dijital Yerlilerin Eğitimi”, “Dijital Oyun Tabanlı Öğrenme”, “Dünyanın Yeni Bir Müfredata İhtiyacı Var” gibi kitapları ile kitleleri etkilemeyi başardı. Benzer şekilde düşünen başka eğitimcilerin de katkıları ile sadece kitlelerin fikirlerinde değil, ülkelerin eğitim politikalarında bile dönüşümler yaşandı. Mesela İsveç bu teorileri en erken benimseyen ülkelerden biri oldu. Her öğrenciye bir tablet/bilgisayar dağıtıldı ve okul müfredatları güncellenerek anaokulundan itibaren dijital beceriler ve cihaz kullanımı kanuni bir mecburiyet hâline getirildi. Klasik kâğıt kitaplara ve fiziki kütüphanelere ise bütçe ayrılmadı. İsveç kadar radikal uygulanmasa da ülkemizde benzer süreçler 2010 yılında “Fatih Projesi” ile başladı ve yüz binlerce tablet okullarda dağıtıldı, çoğu sınıf akıllı tahtalar ile tanıştı.
Peki, çocuklarımızın çok erken yaşta dijital araçlar ile tanışmalarının, daha doğrusu bu dünyanın içine doğmalarının onlara ne katacağı iddia ediliyordu? Dijital yerli olmak nasıl bir şeydi? Büyük bir coşku ile iddia edilenler şöyleydi:
Bugünün öğrencileri, dijital araçlarda bizlerin asla ulaşamayacağı beceri seviyelerine sahipler.
Teknolojinin dili onların ana dilidir, bilgisayarların ve internetin dilini akıcı bir şekilde bilirler. Eleştirel düşünme kabiliyetleri üst kuşağın çok üstündedir.
Hızlıdırlar, aynı anda birden fazla işi (çoklu görev=multi-tasking) yapabilirler.
Üst nesille aynı kafaya sahip değiller. IQ’ları daha yüksek, bizden daha akıllılar.
Eğitim sistemimizin modası geçmiştir. Bir an evvel eğitimde dijitalleşmeliyiz. Akıllı tahtalar, online eğitim sistemleri yaygınlaştırılmalı. Öğrenme pratiklerini dijitale taşımalıyız. Ders çalışma, ödev vs. hepsini dijitalde yapma imkânı vermeliyiz.
Bu fikirler, ebeveynlerde de müspet yankı buldu. Çocuklarının eline tablet, telefon tutuşturup keyfine bakarken vicdan azabı hissetmeye gerek kalmamıştı. 2000’li yıllarda çocuğu bilgisayarın faresini oynatabiliyor diye gurur duyanlar, 2010’lu yıllarda aynı şeyi akıllı telefonun kilit ekranını açan, galeriye girebilen, oyun oynayabilen 2 yaşındaki çocukları için söylemeye başladılar. Akım o kadar güçlüydü ki akıllı telefon ve tabletler hızla yeni normalimiz oldu ve 10 yılı geçmeden ilkokul çocuklarının bile kendine ait telefonları olmuştu. O dönemlerde akımın tersine konuşmak, hatta şüpheci yaklaşmak bile gericilik, teknoloji düşmanlığı vs. olarak algılanıyordu. Nihayetinde çocuğunun yüksek meziyetlere sahip bir dijital yerli olmasına niye şüphe ile bakılacaktı ki? Lakin 2000’li yılların coşkusu 2020’li yıllarda yerini muhasebeye ve son........
