Çocuklara camileri sevdirmeliyiz ama nasıl?
Prof. Dr. Burak Gönültaş
Şüphesiz camiyi çocuklara cazip kılmak, onları soğutmamak asli hedeflerden biridir. Ancak buradaki ince çizgi, sevdirmeyi “eğlence sektörünün haz odaklı araçlarıyla” değil, “mekânın ruhuna uygun aidiyet şekilleriyle” yapmaktır. Çocukların camiyi sevmesi için camiyle bağ kurabilecekleri ama bu mekânın kural uygulatıcı otoritesini sarsmadan anlamlı sorumluluklar yüklenmelidir.
Okullar tatil oldu, karneler alındı. Eskiden okullar biter bitmez akla gelen ilk şey, çocukların Kur'ân-ı kerim kursuna gönderilmesi olurdu. Mahalle camilerinde din görevlilerince verilen bu kurslar, Diyanet İşleri Başkanlığının belirlediği resmî bir müfredata sahiptir. O dönemlerde aileler “Nerede tatil yapsak, nereyi gezsek?” telaşından ziyade, “Çocuğumuz önce bir Kur'ân kursuna gitsin, memlekete sonra gideriz” diye düşünürlerdi. Yani Kur'ân kursları, yaz sezonunun asli ve değişmez gündemiydi.
Buralarda çocuklar, Kur'ân-ı kerim okumayı öğrenmenin yanı sıra dinî ve ahlaki konularda da bir altyapı kazanırlardı; üstelik mahalle arkadaşlarıyla sosyalleşme imkânı da bulurlardı. Kurslar genellikle caminin müştemilatında yapılırdı. Caminin asıl ibadet alanı olan minber, mihrap ve saf durulan yerler, âdeta bir evin misafir odası gibi özenle korunur, tertemiz tutulur ve buralara ancak edeple geçilirdi. Cuma günleri kursa giden büyük çocuklar en güzel kıyafetlerini giyer, takkelerini takar, cami temizliğine yardım ederek camiyi cuma namazına hazırlar ve yetişkinlerin arasına serpilerek cuma namazı kılarlardı. Bu ritüel, camiye karşı bir saygı ve hürmetin oluşmasını sağlardı.
Kurs hocalarının derslerdeki ciddiyeti çocuklara bir model teşkil ederken diğer yandan ara ara anlattıkları Türk-İslam kahramanlarının menkıbeleri, öğrenilen değerlerin zihinlerde yer edinmesini ve ahlaka dönüşmesini kolaylaştırırdı. İşin en heyecan verici yanı ise eğitimde biraz ilerleyenlere vakit namazlarında ezan okuma ve müezzinlik vazifesinin verilmesiydi. Bütün bu faaliyetler çocuklara hem büyük bir mutluluk verir hem de mekânlara gönülden bir aidiyet duymalarına yardımcı olurdu. Böylece okul sezonunda da vakit namazlarına devam eden çocuklar ve gençler hasıl olurdu. Eminim ki bütün din görevlilerinin de arzusu, bu çıktıdır.
KUR’ÂN KURSLARININ SOSYALİZASYONA KATKISI
Ancak yaz Kur'ân kurslarının çok daha derin bir yönü daha var: Çocuğun sosyalizasyonuna olan katkısı. Bu kurslar, doğru ve verimli bir şekilde işletildiğinde aile ve okul gibi temel sosyalleşme alanlarını tamamlayan, onları destekleyen güçlü bir role bürünür. Kur'ân-ı kerim okumayı öğrenmek, namaz surelerini ezberlemek, temel dinî hükümleri, ahlak kurallarını ve millî-manevi değerleri kavramak; sosyal hayata adım atmanın ilk aşaması olan 'kuralların, değerlerin ve normların öğrenilmesi' sürecine büyük bir katkı sunar. Bu gaye doğrultusunda Kur'ân kurslarında; kuralları benimsetme, örnek hayatların bu değerleri nasıl davranışa dönüştürdüğünü görme, sosyal etkileşim, değerlere saygı ve hürmet, rehberlik, mesuliyet üstlenme ve bağ kurma gibi çocuğu topluma hazırlayan pek çok ulvi unsur bir arada harmanlanır.
SOSYAL KONTROLÜN GELİŞMESİNDE İNANCIN ROLÜ
İşte tam bu noktada, kriminoloji dünyasının en güçlü kuramlarından biri meseleye ışık tutuyor. Ünlü kriminolog Travis Hirschi, Amerikan cemiyetini gözlemleyerek suçtan uzak duran, toplumla uyumlu insanların izini sürmüştü. Sorduğu soru son derece ufuk açıcıydı: “İnsanlar neden suç işlemez ve kurallara neden itaat ederler?” Bu soru, kriminolojide çığır açan “Sosyal Kontrol Teorisi”ni doğurdu. Kurama göre kişiyi gayrimeşru ve sapkın davranışlardan koruyan yegâne kalkan, toplumla kurduğu güçlü bağlardır; bağlar gevşediği ya da koptuğu an, suç kapıyı çalar. Hirschi, bu sosyal tutkalı dört ana sütuna dayandırır: Bağlılık, adanmışlık, katılım ve inanç... Özellikle katılım ve inanç dinamikleri bize şunu söyler: Kişinin hayatında kendine ve çevresine faydalı meşgaleleri ne kadar yoğunsa, gayrimeşru alanlara........
