Mağaradan gökdelene
İnsanlık tarihi, genellikle bir “ilerleme” hikâyesi olarak anlatılır. Taş baltalardan kuantum bilgisayarlara, mağara duvarlarındaki bizon resimlerinden yapay zekânın çizdiği dijital tablolara uzanan devasa bir sıçrama… Dönüp arkamıza baktığımızda, Taş Devri insanıyla aramızda dağlar kadar fark olduğunu düşünmek hoşumuza gider. Onları “ilkel”, kendimizi ise “gelişmiş” olarak kodlarız.
Ancak sabah çalan o amansız alarm sesiyle uyanıp yollara düştüğümüzde, aynaya biraz daha dikkatli bakmamız gerekir. Çünkü dekor ne kadar değişirse değişsin, sahnelenen oyun hiç değişmedi. Taş Devri’ndeki insan neyin peşindeyse, bugün plazalarda dirsek çürüten, fabrikada ter döken ya da bilgisayar başında sabahlayan modern insan da aynı şeyin peşinde.Temel ihtiyaçlarını karşılamak ve hayatta kalmak.
Gelin, binlerce yıllık bu aynaya birlikte bakalım.
Avlanma stratejileri değişti, fakat amaç hiç değişmedi. Taş Devri insanı için sabah, barındığı mağaradan çıkıp tehlikelerle dolu bir ormana adım atmak demekti. Amaç, ailesini doyuracak bir mamut avlamak ya da yabani meyveler toplamaktı. Akşama eve yiyecekle dönememek, kelimenin tam anlamıyla ölüm demekti.
Bugün modern şehirlerin sokaklarına çıkan bizler de aslında birer “avcı-toplayıcıyız”. Sabah metroya ya da otobüse binerken takındığımız o ciddi yüz ifadeleri, avına odaklanmış bir kabilenin bakışlarından çok farklı değildir. Artık elimizde mızraklarla ormanda yabani hayvanların peşinden koşmuyoruz. Bunun yerine plazalarda satış kotalarını doldurmaya çalışıyor, masa başında iş yetiştirmek için sabahlıyor ya da dükkânın kapısında “içeri bir müşteri girsin de ekmek parası çıksın” diye bekliyoruz. Taş baltanın yerini klavyeler, mızrağın yerini diplomalar ve stratejik planlar aldı. Günün sonunda masamıza koyduğumuz maaş kartı ya da kazanç ise modern çağın “av eti”nden başka bir şey değil. Metropol ormanında vurulan her ceylan, ay sonu........
