menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Barselona toplantıları: Solun otoriterliğe karşı sınavı

16 0
monday

Barselona’da aynı salonda buluşan sol ve sosyalist aktörler, aslında yalnızca birbirleriyle değil, tarihle de yüzleşti. 20. yüzyılın büyük anlatıları ile 21. yüzyılın sert gerçekliği arasındaki gerilim, bu toplantının görünmeyen başlığıydı. Dünya, seçimle gelen ama seçimle gitmeyen liderlerin, hukuku aparat olarak kullanan rejimlerin ve toplumsal korkular üzerinden inşa edilen yeni otoriterliğin kıskacında bulunuyor. Bu tabloda sol ne yapacak? Nasıl direnecek ve nasıl kazanacak? 

Sandıklı otokrasi   

Bugün otoriterleşme, klasik diktatörlüklerden farklı bir biçim alıyor. Sandık var ama eşit rekabet yok. Medya var ama çoğulculuk yok. Hukuk var ama adalet yok. Prof. Dr. Tayfun Atay bu yönetim şekline “Demokratör” diyor. Yani otoriter yönetimlerin sandıklı hali… 

Bu “hibrit rejimler” karşısında solun refleksi hâlâ parçalı. Bir yanda kimlik siyasetine sıkışma, diğer yanda ekonomik eşitsizliklere yeterince radikal yanıt verememe sorunu var. 

Oysa yeni dönemde mücadele, yalnızca “karşı çıkma” değil; alternatif bir düzen fikrini ikna edici biçimde kurabilme kapasitesi gerektiriyor. 

Bu noktada İspanya Başbakanı Pedro Sánchez gibi figürlerin yükselişi dikkat çekici. Sánchez’in Barselona’daki mesajlarının özü, üçayak üzerine kuruluydu: demokratik kurumların savunulması, sosyal devletin yeniden tahkimi ve aşırı sağın diline teslim olmadan güvenlik meselesine yanıt üretmek. En kritik vurgusu ise, “Sol, korkuyu değil umudu örgütlemeli” idi.  Bu, klasik savunmacı refleksin ötesine geçme çağrısıydı. Ancak Sánchez’in çizgisi aynı zamanda bir tartışmayı da tetikliyor: Merkezle temas eden bir sosyal demokrasi, otoriterleşmeye karşı gerçekten sert bir hat kurabilir mi? 

Özgür Özel’in çağrısı 

CHP lideri Özgür Özel de toplantıya katıldı, hem kardeş parti liderleriyle yoğun ikili temaslarda bulundu hem de etkili bir konuşma yaptı. Konuşmasında, yargı bağımsızlığının aşınması, ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar ve seçim süreçlerine dair güvensizlik başlıklarını öne çıkardı. En çarpıcı bölümlerden biri, “Demokrasi yalnızca sandık değildir; sandığın anlamını koruyan kurumlar olmadan seçimler bir ritüele dönüşür” vurgusuydu. Ayrıca uluslararası dayanışmanın önemine değinirken, bunun sembolik açıklamalarla sınırlı kalmaması gerektiğinin de altını çizdi. 

CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve İspanya Başbakanı Pedro Sánchez 

Dayanışma nasıl olacak?   

Burada temel mesele şu: Küresel sol gerçekten ulus ötesi bir dayanışma mekanizması kurabiliyor mu, yoksa bu toplantılar iyi niyetli deklarasyonlardan öteye geçemiyor mu? Açık konuşmak gerekirse, mevcut tablo ikinci ihtimali güçlendiriyor. Çünkü otoriterleşme son derece organize, teknolojik ve esnek ilerlerken; sol hâlâ çoğu yerde dağınık. Ortak strateji üretmek yerine, çoğu zaman ulusal gündemlerin dar çerçevesine sıkışıyor. 

Oysa etkili bir mücadele için üç kritik eşik var:

-Birincisi, ekonomik adalet ile demokratik özgürlükler arasında sahte bir ikilik kurmamak. 

-İkincisi, dijital çağın propaganda araçlarına karşı yeni bir iletişim dili geliştirmek. 

-Üçüncüsü ise uluslararası dayanışmayı yalnızca moral destek değil, somut politik baskı ve koordinasyon haline getirmek.   

Otoriterleşmeye karşı sol ne yapabilir?   

Bu konuyu biraz daha deşelim. Sol neden otoriterleşmeye karşı henüz etkin bir başarı elde edemiyor?   

Bu, yalnızca rakiplerinin gücüyle açıklanamayacak kadar içsel bir krize işaret ediyor. Bugünün sol hareketleri, uzun süredir iki temel açmaz arasında sıkışıp kaldı. 

-Bir yanda geniş kitleleri mobilize edebilecek ekonomik programları yeterince somutlaştıramamak, 

-Diğer yanda kültürel ve kimlik temelli tartışmalarda toplumun önemli bir bölümünü ikna edememek. 

-Sol partilerin örgütlenme kapasitesindeki zayıflama, sendikalarla bağların gevşemesi ve dijital çağın hızına uygun bir siyasal dil kurulamaması da bu tabloyu derinleştiriyor. 

Bu durum, sağ popülizmin en güçlü silahını, “Elit sol” algısını güçlendiriyor. 

Kısacası sorun sadece mesaj değil; o mesajı taşıyacak toplumsal ve kurumsal zeminin aşınmış olması. 

Nasıl değişir? 

Peki bu tablo nasıl değişebilir? Otoriter sistemlere karşı etkili bir sol mücadele, önce savunma refleksini aşarak kurucu bir iddia ortaya koymak zorunda. İşte bu nedenle Türkiye’de AKP iktidarı ana muhalefet partisi CHP’yi sürekli olarak savunmada bırakacak bir strateji geliştirmiş durumda… Buna karşı nasıl mücadele edilecek? 

Bu da üç düzlemde mümkün görünüyor: 

-İlk olarak, ekonomik adalet meselesini yeniden siyasetin merkezine yerleştiren, somut ve uygulanabilir politikalar üretmek. 

-İkinci olarak, demokrasiyi soyut bir ideal olmaktan çıkarıp gündelik hayatla ilişkilendiren bir anlatı kurmak. 

-Ve üçüncü olarak, ulusal sınırları aşan gerçek bir dayanışma ağı oluşturmak; yani sadece açıklamalarla değil, eşgüdümlü politik baskı ve ortak stratejilerle hareket etmek. 

Aksi halde sol, otoriterleşmeye karşı sürekli tepki veren ama oyunun kurallarını değiştiremeyen bir pozisyonda kalmaya devam edecek.   

Ya hep beraber ya da hiçbirimiz   

Barselona buluşması bu nedenle önemliydi. Ve bir sonuç değil, bir başlangıç olarak görülmeli. Ama şu gerçeği de net biçimde ortaya koydu: Eğer sol ve sosyal demokratlar kendi içlerindeki ayrımları büyütmeye devam ederse, otoriter eğilimler kazanmaya devam edecek. Ama eğer ortak bir vizyon etrafında buluşabilirlerse, sadece seçim kazanmakla kalmazlar; demokrasiyi yeniden inşa edebilirler. 

Çünkü mesele artık sadece iktidar olmak değil. Mesele, demokrasinin kendisini hayatta tutmak. Yani hayat memat meselesi… 

Ve bu mücadele, tek başına verilemeyecek kadar büyük. 


© T24