menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Savaş kapıda, peki süreç nerede?

10 0
04.03.2026

27 Şubat’ın sene-i devriyesinde -Abdullah Öcalan’ın PKK’yi fesih açıklamasının birinci yılı- DEM Parti’den Öcalan’ın da mesaj göndereceği bir değerlendirme toplantısına davet alınca, ne yalan söyleyeyim heyecanlandım, hatta biraz beklentiyi yükselttim.

Süreçte yeni bir aşamaya geçileceğini, Meclis’ten çıkan rapor ve yasal düzlemler konusunda anlaşma sağlandığını, artık bir ivme kazanıldığını, somut adımlar aşamasına geçilmek üzere olunduğunu filan düşündüm.

Benim gibi birçok gazeteci de aynı düşüncelere kapılmış olsa gerek, ortalıkta söylentiler dolaşmaya başlamıştı bile; mesajın içeriğinde tam fesih, Kandil’den gelecek ilk bin kişilik kadro, ardından diasporadan gelecek 500 kişilik kadronun izleyeceği yol haritası filan konuşuluyordu.

Tarihi bir güne daha tanıklık edecektik.
Ankara’daki toplantıya da bu ruh hâliyle katıldım.

Toplantının düzenleneceği salona girmeden karşılaştığım, uzaktan gözlemlediğim, sohbet ettiğim siyasetçilerin, Kürt hareketine yakın isimlerin ifadelerinden, jest ve mimiklerinden, durgun hâllerinden, pek de görünmek istemeyişlerinden yersiz bir beklentiye kapıldığımı biraz anlamış oldum. Salonda yerimizi alıp Öcalan’dan gelen mesajın okunmasıyla beraber bir fısıltılaşma, herkesin birbirine bakması ve aniden tüm salonu ele geçiren heyecan yitimi gözle görünür nitelikteydi.
Abdullah Öcalan beklenti dahilinde, umut yeşertecek, hatta yeni sayılabilecek tek bir söz dahi etmemişti.

Biz bugüne kadar elimizden geleni yaptık, devlet kanadı hâlâ tek bir somut adım atmış değil” diyordu. Ve bu bende “süreç duraklamış” hatta “durmuş” algısına neden olmuştu. Aynı mesaj bana göre Kürtlere; sakin, sabırlı ve dirayetli olmayı, Türklere ise barışı benimsemeyi, pozitifte buluşmayı, Kürt ve Türk’ün tarihten beri beraber olduğunu, bu dostluğu, kardeşliği hatırlamayı öğütlüyordu.
Bana göre diyorum; çünkü mesele Öcalan olunca ondan gelen mesajlar bazen farklı anlamlar taşımış olabiliyor ve anlam kişisine göre değişebilir.

Kürt meselesiyle ilgilenenler bilir, ‘bir gün barış kesin’ gözüyle bakarsınız, gelişmeler adeta yarın her şeyin çok farklı olacağı sinyalini verir, ertesi gün masa devrilmek üzere hissine kapılmanıza neden olacak şeyler yaşanır.
Hatta kimisi bunun bir devlet taktiği olduğunu da söyler. Bir çeşit dirayet kırma stratejisi gibi. Hâliyle bu dalgalı denizde gelişmeleri doğru algılamak ve yansıtmak önemlidir.

Yanılmıyorsam ve süreç durakladıysa, daha doğrusu durduysa, bu elbette çok kötü bir durum olarak yorumlanmalı.
Zira savaş kapıda, üstelik artık bu durumda ‘savaş’ mecazi de değil!
Evet, şimdilik Türkiye’ye dönük bir saldırı yok ancak İsrail ve ABD’nin tüm hukuk ilkelerini ve kuralları ayaklar altına alıp, imzalanmış tüm uluslararası anlaşmaları yok sayarak başlattıkları İran savaşından tüm Orta Doğu’nun etkileneceği, bu savaşın kısa sürmeyeceği besbelli.

Bu fazlasıyla acımasız, adaletten, haktan ve centilmenlikten uzak ikilinin elinden kurtulmak zor, zira ellerindeki güç ve o gücü kullanırkenki rahatlıkları da ortada.
İstediklerini yatağından alıp, istediklerini beş saniyede ‘indiriyorlar’ gözlerimizin önünde, malum.

Süreç ilk dillendiğinde, hatta dün gibi hatırlıyorum, kamuoyuna konuyu ilk açan merhum Sırrı Süreyya Önder’di, herkesin tepkisine rağmen bizler, yani küçücük bir azınlık da süreci sahiplendik, takipçisi olduk. Peki neden? Çünkü her şeyden önce barış, geçmiş acıların tamirine açılan tek yol olduğu için, ardından da bölgede yaşanacaklara ve bu yaşanacaklardan önce yapılması gerekenlere vakıf olduğumuz için. Orta Doğu’ya yönelik topyekûn korkularımız, endişelerimiz vardı. Bunlar gerçekleşmeden bazı önlemler alınmalıydı, buna inanıyorduk.
Alınması gereken en önemli önlemlerden biri Kürt meselesini çözmek, Kürt barışını sağlamaktı.

Şimdi geriye dönüp bakıyoruz, süreç başlayalı bir yılı geçti, İran savaşı başladı, bölgede durumdan etkilenen başka ülkeler, ekonomiler de oluşmaya başladı. İsrailli yetkililer Türkiye’yi hedef listesinde dillendirmeye başladı bile ve biz iç barış alanında bir arpa boyu yol kat edemedik.
Neden? Çünkü Tayyip Erdoğan söylemde sahip çıktığı sürece eylemde mesafeli kaldı. Yasal düzenlemeler, Türkiye’ye dönecek örgüt üyelerinin durumu konusunda henüz adım atmadı, cezaevlerinden tahliyeleri sağlayacak düzenlemeler için talimat vermedi. Bu mesafeli tavrından ödün vermeyişi bize vakit kaybettirdi, kaybettiriyor.

Oysa bakıyoruz; meselenin Kürt tarafı örgütü feshetti, silah yaktı ve Türkiye sınırları içinde faaliyet gösteren tüm örgüt üyelerini geri çekti…
Ama Türkiye ayağı aylar süren, bebek adımlarıyla ilerleyen tartışmalar, konuşmalar ve kavgalar sonucu Meclis’ten bir rapor çıkarttı.
Ve başka tek bir eylem fiilen gerçekleşmediği gibi iyi niyet göstergesi olacak bir davranış da gelişmedi. Hiçbir düzenleme gerektirmeyen AİHM kararlarının uygulanması dahi sağlanmadı.  
En basitinden Selahattin Demirtaş’ı tahliye etmedi, Devlet Bahçeli’nin işaret ettiği ‘umut hakkı’ konusunda çekimser kaldı, o anlama gelecek ama adı farklı olacak gibi açıklamalar yapıldı, net bir duruş sergilenmedi.
Hâl böyle olunca salı sabahları Meclis’teki parti grubu kürsüsünden Bahçeli’nin dillendirdiği heyecan verici sözler de değerini kaybetti.

Ama tek bir gerçek, üstelik artık capcanlı, ölüm ve acı saçarak, etki alanını hızla genişleterek büyümekte.
Açıkçası artık sırada biz varız veya yokuz tartışması da yersiz, zira bölgede yer alıp bu ateşten muaf kalmak güç görünüyor.
İnsan tabii ister istemez hayrete düşüyor,
Önümüzde iç barışı sağlayabileceğimiz, elimizi ve ülkemizi kuvvetlendirebileceğimiz şans varken, neden bunu yapmadık-yapmıyoruz, neden bu fırsatı riske atıyoruz?

Sorular çok hatta bazen cevaplar sorulardan da çok.
Ama hepsi muallak...
Tek bir gerçek var o da  savaşın başarılısı, barışın başarısızı olmayacağı.
Bu işin tek kaybedeninin de insan olacağı!  

İran halkının yaşadığı acıların, hem içten hem dıştan uğradıkları haksızlığın, saldırıların ve zulmün ortağıyız.
Olanca sesimizle hem içte hem dışta savaş karşıtıyız.
Bunu insanlığa, bunu geleceğe borçluyuz.
Bunun için de son nefesimize kadar kalem oynatmaya devam edeceğiz!


© T24