Bese Hozat: Silahlar niye Türkiye’ye gitsin, o sürece son verdik; çerçeve yasa ‘bir ilk olarak’ anlamlı ancak demokratik çözüme evrilmezse süreç yürümez
Kandil
Sürecin birçok ayağı ve muhatabı ile görüştükten, pek çok seyahat ve izlenimden sonra bu defa meselenin kalbinden, Kandil Dağları’ndan yazıyorum… Sürecin anatomisini anlamak, gidaşatı net görebilmek için olmazsa olmaz bir yolculuk olduğunu söylemem gerekiyor.
İstanbul’dan, Ankara’dan bakmakla meselenin kalbinden bakmak insanda bazı düşünceleri değiştirirken bazısını da iyice sağlamlaştırıyor.
Birçok iddia ortaya atılıyor gerçeklik payı var mı, süreç ne aşamada, Kandil ne düşünüyor, PKK mensupları ne zaman Türkiye’ye gelecek ya da gerçekten gelecek mi, Abdullah Öcalan’ın statüsü meselesi ve birçok sorunun yanıtı için 13 sene sonra yine bir barış sürecinde Kandil’deyim. Bu defa karşımda kadın bir örgüt lideri, KCK Eş Başkanı Bese Hozat var.
Bese Hozat sadece hareket için değil Kürt halkı için de önemli bir figür, Abdullah Öcalan’ın da önem atfettiği bir yönetici. Aynı zamanda silahını yakan isimlerden biri.
Bu sürecin yürütücülerinden biri.
Türkiye medyasına daha önce konuşmayan Bese Hozat’la Kandil’de buluşmak, üzerine yazı yazmayı gerektiren bir deneyimdi. İlerleyen günlerde yazmayı da düşünüyorum açıkçası. Fakat şimdi fazla yorum yapmak istemiyorum; dağa ve değişen parametrelere dair gözlem ve yorumlarımı farklı bir yazıda ele almak istiyorum.
Şimdi Bese Hozat’ın, çözüm süreci konusundaki görüşlerini özetleyerek paylaşmak üzere aradan çekilmek istiyorum…
“Silah yakma töreninde bir duygusallık hâli oldu ama kararlıydık”
“Biz ne yapacağımızı bildiğimiz için hem heyecanlıydık ama hem de sakindik. Silah yakmak sembolik bir eylemdi, demokratik siyaset stratejisine geçişin bir ifadesiydi, bunun kararlılığıydı. Törende yer alan her bir arkadaş da bu bilinçteydi, bu eylemin ne anlama geldiğini biliyordu. Strateji değiştirmiştik ve bu konudaki kararlılığımızı, iddiamızı bu sembolik eylemle ortaya koyuyorduk.
Elbette onlarca yılı bulan bir silahlı mücadele süreci var, bunun getirdiği bir şekillenme var, yarattığı bir zihniyet var, bakış açısı var. Elbette paradigma değişimiyle 20 yılı aşkındır bunun tartışmalarını yapıyoruz. Bu konuda önemli bir değişim, dönüşüm söz konusudur. Fakat yine de silahlı mücadele sürdü.
Devletin demokratik, siyasi yöntemlerle sorunu çözme yönünde irade koymamasından kaynaklı saldırıların devam etmesi, savaşın dayatılmasından kaynaklı silahlı mücadele paradigma değişimi sürecinde de devam etti. Bunun yarattığı elbette bir psikoloji var; duygusal, ruhsal bir şekillenme ve duruş var ve kuşkusuz bunun zorlanmaları da oldu biraz, duygusallığı da oldu. Ama bilinç olarak, ne yaptığımızı iyi biliyorduk, strateji değiştirmiştik ve bu konudaki kararlılığımızı biz o sembolik eylemle ortaya koyuyorduk.
Özetle o törende, devlet adım atarsa demokratik siyaset yapabileceğimizi, yapmak istediğimizi belirtiyorduk ve bunu ortaya koyuyorduk. Her bir arkadaş da bu bilinçte, çeşitli duygusal etkilenmeler olsa da...
Yani temsil ettiğimiz kurum, aldığımız görev, sorumluluk elbette halkta bir güven duygusunu yaratıyor. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı olarak bu eylemin yönetim ekibinde yer aldım, sözcülüğünü yaptım, öncülüğünü yaptım. Kuşkusuz onun yarattığı bir etki var. Yani halkta yaşanan endişeler, kaygılar var devlete dönük, sürece dönük. Bizim o eylemin içinde oluşumuz, sözcüsü oluşumuz, bu anlamda daha pozitif bir etkilenmeye, düşünmeye de neden olmuştur.”
“Bizimle devlet arasında da bir kanal var, bir mekanizma var, zaman zaman bir araya geliniyor”
“Yasanın yanlışlıkları, hataları, yetersizlikleri çok çok fazladır. Baştan itibaren önderliğimiz de bu yasanın bütünlüklü bir yasa olması gerektiğini, Önder Apo'nun özgürlüğü de dahil tüm yönetimin, tüm kadro yapısının özgürce çalışma, siyaset yapma hakkını tanıyacak, aynı zamanda Kürt sorununun demokratik çözümü için de yol açacak, bunun zeminini döşeyecek nitelikte bir yasanın olması gerektiğini… Önderliğimiz de bunu devlet heyetiyle tartışmış, hatta onlara bir yasa taslağı da sunmuştu.
Biz de görüşlerimizi ilettik. Bizimle devlet arasında da bir kanal var, bir mekanizma var. Zaman zaman bir araya geliniyor, çeşitli görüşmeler oluyor. Hem o mekanizma hem arada çalışan, irtibat kuran bir mekanizma var bizimle önderlik arasında, devlet arasında. O mekanizmalar yoluyla, heyetler yoluyla biz yasaya dair görüşlerimizi önderliğimize iletmiştik. Hem de o görüşmelerde devlet yetkililerine de bildirmiştik yasanın yeterli olması gerektiğini. Bütünlüklü olması gerektiğini, başta Önder Apo'nun fiziki özgürlüğü olmak üzere örgüt yönetiminin, tüm örgüt kadrosunun eyleme karışan-karışmayan ayrımına gitmeden tüm kadroyu kapsayan özgürlük yasalarının çıkması gerektiğini belirtmiştik.”
“İlk defa örtülü de olsa bir hukuki metnin çıkması anlamlı, ancak ek yasalarla güçlendirilmezse hiçbir sorun çözülmez”
“Bu özgürlük yasalarıyla demokratik siyaset hakkının tanınmasını, silahlı mücadele stratejisini Türkiye'ye karşı bitirdiğimizi, demokratik siyaset stratejisine geçtiğimizi, bu temelde demokratik siyaset yapmak istediğimizi, bunun da ancak örgütlü bir biçimde olabileceğini, özgürlük yasaları çıkarsa mümkün olabileceğini ve bütünlüklü olması gerektiğini pek çok defa biz belirtmiştik. Hem kamuoyuna biz bunu deklare ettik hem de dediğim gibi önderliğimizle ilettik, devletle aramızdaki mekanizmalar üzerinden görüşlerimizi devlet yetkililerine ilettik. Fakat buna uygun bir yasa çıkmadı.
‘Kök yasa’ diyebileceğimiz nitelikte bir yasa da değil. Evet bir çerçeve yasadır. Bir hukuk belgesidir. Bunun belki böyle bir anlamı vardır. Herhâlde bu süreç içerisinde belki de, yani yüzyıllık Cumhuriyet sürecinde ilk defa Kürt sorununun çözümüne dönük, örtülü de olsa böyle bir hukuki metin çıkıyor. Bunun bu anlamda belki bir anlamı vardır, fakat gerçekten onun ötesi bir anlamı yoktur.
Bu çerçeve yasayı güçlendirecek yeni yasalara dair çalışmalar olmazsa, bu yasa ek yasalarla güçlendirilmezse zaten bu yasayla hiçbir sorun çözülmez. Yani bu yasanın belirttiği çerçevede yasanın pratikleşmesi çok mümkün değil. Yani gerçekten kendi içinde son derece çelişkili, sorunlu bir yasa.”
Tuğçe Tatari, Bese Hozat
“Önder Apo tek bir kurşun sıkmamıştır, ‘eli silah tutmayan’ olarak kabul edilmesi gerekiyor”
“Türk devletinin hukukuna göre eline silah alan herkes suçludur, herkes teröristtir, onların ifadesiyle yasa dışıdır. Dolayısıyla eline silah almışsan, dağa çıkmışsan, o kanunlara göre artık sen suçlusun. Yani sen her türlü eylem yapma potansiyeline sahipsin ve eylemcisin.
Yani o kanunların ruhu, anlayışı, zihniyeti bunu söylüyor. Fakat yasanın kendisi eyleme karışanlar-karışmayanlar ayrımına gitmiş. Yani devletin o anlayışına göre, kanunların o zihniyetine göre herkes eyleme karışmıştır. Eyleme karışmayan tek bir kişi yoktur. Bu konuda büyük bir çelişkiyi zaten içinde barındırıyor bu yasa. Eğer ‘eli silah tutan’ tanımında bir eylem, yani insan öldürmeyi içeren biçimde bir eylem kastediliyorsa o zaman en başta önderliğimizin bu yasadan birinci derecede yararlanması gerekiyor. Çünkü önder Apo tek bir kurşun sıkmamıştır bu devlete. Tek bir planlı eyleme karışmamıştır. Bir asker öldürmemiştir, bir polis öldürmemiştir. O zaman Önder Apo'nun bu yasadan yararlanması gerekiyor. O zaman bu bağlamda ‘eli silah tutmayan’ olarak kabul edilmesi gerekiyor. Derhal Önder Apo'nun fiziki özgürlüğünün -hadi onu da bırakalım- umut hakkının tanınması gerekiyor.
Yine örgüt yöneticileri içerisinde de eyleme karışmayan, silah kullanmayan, tek bir mermi sıkmayan arkadaşlarımız var. Örgütün en üst yönetimidir, fakat devlete karşı tek bir mermi sıkmamıştır. O zaman bu yasadan yararlanması gerekiyor. Dediğim gibi, kendi içinde çok çelişkilidir. Nereden baksan öyle, çok fazla elle tutulur bir tarafı da yoktur. O açıdan bu yasanın düz uygulanması mümkün değildir.
Yani özgürlük yasaları çıkmadan, önder Apo’nun özgür yaşam ve çalışma koşulları oluşmadan, bu tecrit bir bütünen ortadan kalkmadan, önderliğimiz bu süreci özgürce yürütmeden, fiziki özgürlüğü sağlanmadan öyle 200 kişi, 300 kişi, bilmem 400, 800 kişinin İmralı'ya ya da başka bir yere gitmesi mümkün değildir. O tür söylemlere, tartışmalara çok itibar etmemek lazım.
Önder Apo'nun özgürce çalışmasının statüsü, hukuki statüsü de oluşturulmalıdır. Yani bunun yasal, hukuksal güvencesi olmadan bugün koşullar biraz düzeltilir, belli bir çalışma imkânı sağlanır, yarın öbür gün işine gelmedi mi onu tamamen ortadan kaldırıp tekrardan süreci ağırlaştıran bir süreç başlatabilirler. Bunun güvencesi yoktur yani.
Bu anlamda hukuksal güvence önemlidir. Bunun resmi olarak da tanınması, önder Apo'nun resmi ve fiili yasal statüye kavuşturularak süreci yürütmesi, yönetmesi çok önemli oluyor. Yani bizim kastımız budur.
Yasa bu hâliyle bütünlüklü değil. Örgüt yönetimini dışında tutuyorlar, önderliğimizi dışında tutuyorlar. ‘Eyleme karışmayanlar’ olarak bir kategorileşmeye gidiyorlar. Dediğim gibi, yani bu biçimde zaten biz yaklaşımımızı da görüşlerimizi de ifade ettik. Bu yasa bu biçimde uygulanamaz.”
“Demokratik çözüme evrilmezse bu süreç yürümez”
“Devasa bir sorun var, Kürt sorunu. PKK bu sorunun sonucu olarak ortaya çıktı. PKK kadroları onlarca yıldır silahlı mücadele yürütüyor. Çünkü Kürtler üzerinde bir inkâr ve imha politikası bir yüzyıldır devam ediyor. Silahlı mücadele bunun bir sonucuydu. Bu süreç de Kürt sorununu çözme sürecidir. Biz öyle anlıyoruz. Yani nihayetinde bu sürecin sonunda Kürt sorunu demokratik çözülmek durumundadır. Türkiye'nin demokratikleşmesi ve yerel demokrasiyi tanıma temelinde bu süreç Kürt sorununun demokratik çözümüne evrilmezse; sadece silah bırakmaya, silahlı gücü tasfiye etmeye, dağıtmaya dönük bir zihniyet ve konsepte indirgenirse bu süreç yürümez. Bu süreç başlarken önderliğimiz dedi ki, bana imkân sunulsun ben şiddet zemininden siyasi ve hukuki zemine bu sorunu çekebilirim. Şimdi buna imkân hâlen sunulmuyor, sunulmuş değil. Biz mücadeleyi bitirmiyoruz. Biz mücadeleyi farklı bir yöntemle sürdürmek istiyoruz. Demokratik siyaset stratejisi bunu ifade ediyor. Mücadelenin demokratik siyaset yöntemiyle sürmesi anlamına geliyor. Yoksa mücadele bitmiyor. Çünkü hâlen Kürt sorunu çözülmüş değil. Türkiye demokratikleşmiş değil. Yani bu mücadele daha uzun soluklu devam edecek. Bu açıktır. Biz şuna karar kıldık, bizim ulus devlet kurma gibi bir hedefimiz yoktur. Biz bu paradigmadan, bu stratejiden vazgeçtik. Ulus devlet hiçbir halk için özgürlük getirmemiştir. Dünya örneklerinde tecrübelerden de sabittir.
Biz de elbette bu sonuca kolay ulaşmadık. 10 yıllar içerisinde Önder Apo'nun dünya deneyimlerini, ulusal kurtuluş mücadelelerini, reel sosyalizm deneyimlerini inceleyerek, araştırarak, yoğunlaşarak, analiz ederek ulaştığı sonuçlardır bunlar. Hiçbir ulus devlet gerçekten o ülkenin halkına, toplumuna, kadınlarına özgürlük, eşitlik, demokrasi getirmemiştir.”
“20 yıldır silahsız bir sürecin muhatabını arıyoruz”
“Reel sosyalizmin çözülmesinden sonra da Önder Apo'nun bu konuda oldukça kapsamlı değerlendirmeleri, analizleri oldu ulus devlet üzerine. Bu demokratik ulus paradigmasını geliştirmenin aslında başlangıcı 1993'e dayanıyor. Stratejik değişikliğe gitmenin de ilk yıllarıdır 1993. Hatta bu arayış çok daha öncesi başlıyor, hatırlarsanız 87-88 yıllarında Mehmet Ali Birand'la önderliğimizin bir röportajı var, orada da ‘Bir muhatap arıyorum, ben bu sorunu demokratik siyasetle çözmek istiyorum’ diyor. Ta o süreçte başlayan bir arayıştır ve 1993'te bu daha da somutlaşmıştır.
Kürt sorununu demokratik siyaset yöntemiyle çözme arayışı, stratejik değişikliğe gitme arayışı daha somutluk kazandı 93'te, ateşkes ilan etti. Biliyorsunuz Turgut Özal'ın da o konuda siyasi yollarla sorunu çözme arayışı vardı. Ona karşılık olarak ateşkes ilan edildi. Sonra devlet içindeki çetecilik, darbeci eğilim, örgüt içinde de Şemdin Sakık'ın çeteci pratiği bu süreci sabote etti.
95'te de yine böyle bir ateşkes deneyimi oldu. 98'de de oldu. Hemen akabinde uluslararası komplo (Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye iade süreci) ile karşı karşıya kaldı Önder Apo. Yani bu sorunu çözümsüz bırakmaya dönük, sürekli böyle savaş denkleminde tutmaya dönük hem uluslararası güçlerin politikaları hem Türkiye'deki bu norm dışı darbeci eğilim, İttihat Terakki eğilimi. Sürekli olarak böyle bu tür arayışlara karşı bir bent oluşturdu, hep boşa çıkaran, sabote eden girişimlerde bulundu ve bu çabalar sonuçsuz kaldı.
Bu yeni başlayan bir durum değil, yani onu demek istiyorum. Bu anlamda biz 20 yılı aşkındır demokratik ulus paradigmasından, bu paradigmanın stratejisi olan silahlı mücadele stratejisinden aslında vazgeçtiğimizi söylüyoruz, bunu çokça ifade ettik, fakat muhatap bulamadık. Türk devleti bu konuda zihniyetinde, paradigmasında, o yüz yıllık kodlarında bir değişikliğe, değişime gitmiyor.”
“Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesi anlamına gelir”
“Özgürlük hareketine objektif bakmayan, gerçeği anlamadan, bilmeden milliyetçi kodlarla yaklaşım hep süregeldi. Bundan dolayı da, Türkiye toplumu ile de uzun süre sağlıklı bir ilişki, iletişim kuramadık.
Sosyalist, çevrelerle hep ilişkilerimiz oldu, onlarla iletişimimiz oldu. Elbette ortak mücadele zeminlerimiz de oldu. Hâlen de devam ediyor. Fakat Türkiye'deki daha geniş kesimlere, geneline kendimizi anlatmada, ortak mücadele, demokrasi mücadelesi yürütmede çok fazla sıkıntı yaşadık. Bu sıkıntılar hâlen devam ediyor. Dediğim gibi bu da devletin bu inkârcı, imhacı politikalarından kaynaklıdır. Bunu aşabilmenin yolu yargılardan arınarak bakabilmek,........
