menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Arsız bir iştahla yıkılan semtler, değişen çehreler, yok olan kültürler: Hayalet Kuartet

3 5
22.02.2026

Hera Büyüktaşçıyan’ın işleriyle yıllar yıllar önce, 2012’de o gencecik bir kızken, Salt Galata’da açılan bir karma sergide karşılaşmıştım. ‘Bir İkindi Macerası’ başlıklı işinde kapanmakta olan ama sonra kurtarılan Türkçe Yunanca 87 yıllık Apoyevmatini gazetesinden bir kağıt sandal yapmıştı. Dalgalara bırakırsanız kaybolup gider, gözden kaybolmasına izin vermeyin gibi bir işti. İsteyen de bir kağıt sandal yapıp yanına bırakabilecekti. Çok beğenmiştim, onu ve işlerini aklıma yazmıştım.

Hafıza, yerinden edilmişlik, kimlik, arsız bir iştahla yıkılan binalar, değişen kent çehreleri, zorunlu göçler gibi konular açıldığında ilk akla gelen sanatçılardandır Hera Büyüktaşçıyan. Dolapdere Arter’deki solo sergisi ‘Hayalet Kuartet’ işte tam da izleyiciyi bu katman katman işlerin içine çekebilen bir sergi. Üstelik sergi de Hera’nın doğup büyüdüğü, çocukluk anılarının olduğu Tatavla (Kurtuluş) ile Talimhane arasındaki Dolapdere’deki Arter’de. Rum ve Ermeni Ortodoksların ve azınlık cemaatlerinin yoğun olarak nüfusu oluşturduğu bir bölge idi burası. Hem kişisel tarihi hem de bu semtlerin tarihi, serginin her bir işinde katman katman ortaya çıkıyor. Serginin başlığı Hayalet Kuartet, küratörü Nilüfer Şaşmazer.

Eğer Hera Büyüktaşçıyan gibi tarihsel belleğinize 1915 tehciri, mübadele, 500 yıllık semt Tatavla’nın yangını, yangından sonra semtin isim değiştirip Kurtuluş adını alması, veraset vergisi, 6-7 Eylül olayları, mübadeleler, Kıbrıs savaşı gibi olaylar varsa onun sanat pratiğinin de sırlarını ve katmanlarını da çözmüşsünüz demektir.

Serginin başlığı ‘Hayalet Kuartet’ demiştim. Hera, Nilüfer Şaşmazer ve Süreyya Evren’in hazırladığı sergi kataloğunda şöyle diyor: “Benim için hayalet eksik olana işaret eden bir gösterge gibi yalnız kendi varlığını değil, temsil ettiği yokluğu ve o yokluğa sebep olan geçmişi de hatırlatır…” Sergide yıkım ve yeniden yapımı, kentlerin geçirdiği döngüyü betimleyen iş çok ve ruh çok belirgin, hayalet gibi tepemizde. Kuartet ise sergi mekanını sanatçının Nekropol, Avlu, Cadde ve Bakış Odası olarak dört bölgeye ayırması.

Kent hafızası ve kent mimarisinin baskın olduğu sergiyi Hera Büyüktaşçıyan ile birlikte geziyoruz. “Sergi dört farklı sesin bir araya gelişi. Birçok farklı element ve dört farklı ses de yan yana duruyor” diyor.

Hera Büyüktaşçıyan ve Serfiraz Ergun

Uzun ve dar bir koridor ve küf yeşili rengi ve kiraz rengi kare kesimli sentetik halı parçalarından bir yerleştirmenin önünden başlıyoruz. Burası bir nekropol. Kurtuluş’tan yukarı çıkınca sık sık vandalizmden nasibini alan Agios Eleftherios Rum Ortodoks mezarlığında sanatçının büyükbabası yatıyor ve çocukluğunda büyükannesi ile dedesinin mezarını sık sık ziyarete gidiyorlar. Tam arkasında ise Feriköy Müslüman mezarlığı var. Sanatçı “8-9 yıldır bu halılarla çalışıyorum. Materyalin realitesiyle oynayabiliyorum çünkü sentetik halı bunlar, yakıyorum, kesiyorum. Renk de benim için aracı. Coğrafyayla kurduğum bağa göre renkler değişiyor” diyor.

‘Kirazlar Mezarlar ve Kuyular’ isimli bu eserin önündeyiz. Tatavla’nın kuzeyi eskiden su kaynaklarının olduğu kiraz bahçeleriyle doluymuş ve bu bölgeye de Kerasohori (Kirazlıköy) denirmiş. Yapılaşmayla birlikte bunların hiçbiri kalmamış. Burada sanatçının belleği eserin adında yansıyor. Elbette kiraz-vişne rengi de halılara yansımış. Dışarıdan yapılan vandalizmle kırılan dökülen, delikler açılan mezarlar, sanatçının çocukken o deliklere eğilip bakarak, kökünün ne kadar dibe gittiğini görmek istemesi, sonsuzluk gibi hayaller kafasından geçermiş. “Biraz da boşluğun morfolojisi gibi, biraz da kuyu gibi. Kuyulubağ gibi sokak isimlerinde bile görebiliriz bunu, buralar eskiden epey su rezervlerinin olduğu bir bölgeymiş. Hem kuyu hem bağ” diye anlatıyor. Bana kuyuları değil de tam da bir mezarlığı, bir nekropolü çağrıştırıyor. Bu yerleştirmenin gelip dayandığı duvarda üzerlerinde kırmızı boyayla işaretler olan ağaç kabuklarından, maskeleri andıran bir kompozisyon asılı. “2023’te Fransa’da yaptığım, Dendrology (ağaç) ismini verdiğim bir eser, buraya da uydu, ben bunu konuşan bir orman gibi düşünüyorum. Bir koro gibi” diyor sanatçı. Bu işleri Fransa’nın tam ortasında 1940’larda hidroelektrik santralı getirebilmek için yıkılan sökülen ağaçlara ve doğaya bir hatırlatma olarak yapmış. İnsanlar yerlerinden edilmiş. Civara dikilen genç ağaçların dökülen kabuklarıymış duvarda gördüklerimiz. Üzerlerindeki kırmızı boyalar da ormancıların hasta ağaçlara koydukları işaretlermiş. “Bedeninden kopmuş yaralı, istenmeyen parçalar bunlar” diyor. O bölgenin bir müzik grubuna ‘kalbimi yaraladın’ anlamına gelen bir şarkı besteletip yerleştirmiş Büyüktaşçıyan, yani bir ses enstalasyonu eşliğinde geziyoruz. Derinden gelen biraz da rüzgarı andıran müzik sesi bu bölümün atmosferine de çok uygun.

Kirazlar Mezarlar ve Kuyular

Yerden yükselen sanki müzik notaları, porte-dizeki gibi nota çizgilerine yerleştirilmiş betebeler, küçük beyaz kareler var. Sanatçı, “İşlerim çoğunlukla kentte gördüğüm belli izlerden çıkıyor. Hani binaların üzerine yapıştırılan betebe taşları vardır ya mozaikler, onlar düşer zamanla. Onları yere düşmüşlerini ya da eksik kalmışlarını fotoğraflayıp soyutlamalar yapıyorum. Bana göre notasyon gibiler. Sergideki birçok işte ikilik meseleleri de var.” Sanki bu enstalasyondan da bir müzik sesi yükselecekmiş gibi.

Ender Görülen Hemen Unutulan

Sergide yukarılardan bir şelale gibi akan, yine sentetik, aşağı sallanan kat kat halı şeritleri var. Bunlar sanki bir kaynaktan akan suları andırıyor. Sanatçı bunların katmanlarına “Birikim meselesi, alttakini saklıyor, üsttekini iterek yukarı çıkmaya çalışıyor, kentleşme de böyle bir şey değil mi? Kentleşme dikeydir, yıkım yataydır” diyor.

Hafif Bir Dokunuşla Başlayan

Avlu bölümü, serginin ortasında. Sanatçı bu bölümde mimariyi dışardan içeriye akıtma çabası olduğunu anlatıyor. ‘Ateş Kuşları’nın önündeyiz. Dizi dizi inşaat kalaslarının üzerinde porselen kuşlar var. Sanatçı camdan bakan tepenin eskiden Tatavla diye anıldığından ve 1929’da geçirdiği büyük yangından sonra yok olduğundan, insanların evsiz barksız kaldığından bahsediyor. İki ay sonra da Tatavla’nın ismi ‘Kurtuluş’ olarak değiştiriliyor. Kuşların gagaları sanki yangından kurtarılmış gibi kumaş parçalarını sıkı sıkıya tutuyor. Tarımda istenmeyen böcekleri topraktan arındırmaya yarayan jeotekstil malzemesi kuşların ağızlarında tuttukları. Hem endüstriyel hem doğayla ilgili, istenen ve istenmeyen... İkilemleri yine görüyoruz. Mavi kuşlar da bu bölgede vaktiyle yaşamış kanatları mavi bir karga türüymüş. Ben de Hera’nın ne kadar katmanlı düşünüp ne kadar katmanlı işler ürettiğine takılıyorum.

Benim sergide en beğendiğim işlerden biri ‘Huzursuz Balkon’. Kinetik bir heykel. Hayali bir rüzgar efekti yaratan çan sesleri var, tıpkı civardaki evangelist kilisesinden gelen çan sesleri gibi. Ya da Dolapdere tamircilerinden gelen çekiç sesleri gibi. Yaprak motifleri civarda görülen balkonlarda da var ancak yaprak motifleri organik ama dövülmüş demir. Yine bir ikilik. Bir kısmı hareketli bir kısmı hareketsiz. Yine bir arafta kalmışlık var. Ama küçük hatırlatmalar da var. Sanatçı “Hayalet dediğimiz de bu” diyor.

Duvarda asılı yeşil kumaşlar üzerine sardunya ve ıtır yaprakları frotaj ile işlenmiş. Derede yüzen yapraklar gibi. Su akarken nehre kapılıp giden yaprakları andırıyor. Asılılar çünkü geçmiş ile gelecek arasında asılı kalmışlar. Tam araftalar.

Kadim Bir Nehrin Mantosu

Arkadaki oda ise Bakış Odası. Tatavla’nın eteklerinde bulunan Arter’in arka mahallesine bakıyoruz bu odadan. Farklı yükseklikteki kolonlar üzerinde sergilenen yerlerinden edilmiş, mimari elementler bunlar. İşin adı ‘Bir Takımada Fügü’. Kolonlar işlere de bir hareket kazandırıyor. Sanatçının Pera ve Tatavla, ya da gittiği seyahatlerde, sokaklarda gezerken yıkıntılardan topladığı seramik ve tuğla parçaları. Bronz ayaklara yerleştirilmiş bir çatı detayı ya da bir mutfak karosu. Bağlamından kopmuş ama başka bir şekilde varlık gösteren hayalet uzuvlar bunlar. Bir takımada. Sanatçı “Yüzeyin arkasına bakma hali” diyor.

Hera Büyüktaşçıyan Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden 2006 yılında mezun olmuş. Sonra iki yıl üst üste Salzburg Yaz Akademisi’ne gitmiş. Ondan sonra gitmediği ülke, katılmadığı bienal, kabul edilmediği misafir sanatçı programı kalmamış. İşleri müzelere koleksiyonlara girmiş. Bence en az sergi ve görünürlük burada, Türkiye’de.

Dolapdere Arter’deki Hera Büyüktşçıyan sergisi 9 Ağustos 2026’ya kadar açık.


© T24