Dil kazaları
“Sen”
9 Mart 2026 Pazartesi günü başlayan 402 sanıklı İBB duruşmasında yargıç bir ara Ekrem İmamoğlu’na “Sen” adılıyla seslenmiş. Doğal olarak, güçlü protestolarla karşılaşmış bu sesleniş. Çünkü, hukukçuların çok kullandığı bir terimle söylersek, söz konusu olan “hayatın doğal akışına aykırı” bir kullanımdır. Her ne kadar yargıçlar bazen sanıklara “sen” diye seslenseler de, Ekrem İmamoğlu’nun kişiliği kadar, taşıdığı sıfatlar da böyle bir kullanımı alenen olanaksız kılmaktadır.
Dolayısıyla, protestolar fazlasıyla haklı.
Benim aklımdan bunun yanı sıra, yargıcın köy kökenli ve henüz kökeninin etkilerinden tam olarak kurtulamamış olması olasılığı da geçti. Bazen bir heyecan ânında öz denetiminizi yitirip bir anlığına geçmişinize döner ve olmayacak bir söz sarfedersiniz; bu yargıcın da öyle bir ân yaşamış olması olasıdır. Ne de olsa, hızlı şehirleşmenin etkilerine hâlâ rastlanan bizim toplumumuzda bu tür yerini şaşırmış “sen”ler de son bulmuş değildir ve tipik köylülük belirtilerindendir. Köy kültürü kendi içinde ne kadar saygınsa, her kültür gibi yerini bulamadığında o ölçüde yadırgatıcıdır; tıpkı köyünden hiç çıkmamış birine sizli bizli seslenmek gibi!
Söz konusu yargıcın kendisini bir an için Kral François’ya seslenen Kanuni kıratında saymış olması da akla gelebilir ama, bu tabii bütünüyle olasılık dışı.
“Gazze dönemi”
Rusya Ukrayna’ya saldırdığında da böyle olmadı mı? Önce şok edici ve depresif duygular yaşadık, sonra bir tür alışkanlık. Gerçi Gazze bizde Ukrayna’ya göre çok daha fazla tepki uyandırdı, belki hiçbir zaman alışmadık, tepkilerimizi oraya koyduk, koyuyoruz. Kültürel yakınlıktan başka, “insani kriz” de Ukrayna’ya oranla çok daha yüksek geldi Gazze’de. Sonuçta bir soykırım söz konusuydu.
Şimdi ise ABD-İsrail-İran Savaşı başlayalı, Gazze’den söz eden uzmanlar, tamamlanmış bir süreci kastedercesine “Gazze dönemi” demeye başladılar; Gazze döneminde şu olmuştu bu olmuştu vb.
Bu tamamlanmışlık izleniminin sökün etmesinde yeni savaşın ağır basması, bu kez topun ağzına çok daha yakın oluşumuz ve küresel etkileri de çok daha yüksek olabilecek savaşlarla burun buruna gelişimizin payı var. 3. Dünya Savaşı’nın göbeğinde gibiyiz ve taraflardan biri, ABD, geçmişinde Hiroşima ve Nagazaki gibi iki büyük nükleer soykırım yatan bir kötülük devi. Tepesinde küresel faşizmin şefi. Uluslararası hukukta savaş yasaklanalı çok zaman oldu ama, bu seferki şef, saldırganlıkta sınır tanımamaktan çekinmiyor.
Gerçekte insanlık idealinin kurucusu ve savunucusu olanların, savaş karşıtlarının, dünya ve ABD nüfusundaki oranı hiç düşük değil. Mesele galiba güç birikiminin ölümcüllüğüne uyanmış olmak ya da olmamak, sevgili Shakespeare.
İngilizceden gelenler
Google, İngilizcedeki dog-eat-dog deyimini Türkçeye “köpek yiyen köpek” diye çeviriyor. Berbat çeviri! Bu deyimin Türkçesi “dişe diş”tir.
***
İngilizcedeki her agent sözcüğünü Türkçeye “ajan” diye çeviremeyiz. İngilizcede “agent” düpedüz polis görevlisi/memuru demek. Türkçedeki “ajan”ın İngilizcedeki karşılığı ise, “secret agent”.
si vis pacem para bellum
Yeni kuşaklar bu Latince düsturu Türkçeye “Eğer barış istiyorsan, savaşa hazır ol” diye çevirmeye çalışıyorlar. Oysa epey eskimiş de olsa Türkçe bir karşılığı var bu sözün: “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh u salah."
Gerçi bizler, “yurtta sulh cihanda sulh”tan yanayız, sevgili Ragıp Paşa.
#SavaşaHayır #SavaşaAnayasalOlarakDaHayır”
