Kendimize hangisini layık görüyoruz?
Diğer
03 Şubat 2026
Hakan Fidan
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İngiliz Sky TV’nin Arap ülkelerine yönelik yayınına bir demeç verdi.
Bu demecin DEİK İş Konseyi Başkanları’nın AB’ye “Türkiye’nin üyeliği için paradigma değiştirme” çağrısından 5 gün önce verildiğini belirteyim.
Bakan Fidan, “Avrupa Birliği, Türkiye’ye karşı mevcut siyasi tutumunu sürdürdüğü sürece, Türkiye’nin AB üyesi olacağını düşünmüyorum” diyor.
“Avrupa Birliği, Türkiye’ye karşı kimlik siyaseti zihniyetine sahip olduğu sürece bu üyelik asla gerçekleşmez” dedikten sonra üyelik sürecinin siyasi ve kültürel bir tıkanıklık içinde olduğunu ileri sürüyor.
“AB ulus üstü bir kurum olmayı başardı ama medeniyet üstü bir kurum olmayı başaramadı” diyerek, Türkiye’nin “farklı bir din ve medeniyete ait olduğu algısıyla dışlandığını” söylüyor.
Fidan’ın yeniden hatırlattığı bu tartışma biraz tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkıyor tartışmasını hatırlatıyor.
Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakerelerinin başlaması kararının verildiği toplantıları gazeteci olarak yerinde izlemiştim.
17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesi’nde, Türkiye’nin siyasi kriterleri yeterli ölçüde karşıladığı belirtilerek 3 Ekim 2005 tarihinde tam üyelik müzakerelerine başlanması kararı alınmıştı.
Recep Tayyip Erdoğan Başbakan, Abdullah Gül de Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı sıfatlarını haizdiler.
O günlerde Avrupa’ya hâkim olan hava ile bugünkü arasında yaz ile kış kadar fark var.
Ama unutmayalım ki tersi de doğru!
O günkü Türkiye ile bugünkü Türkiye arasında da benzer bir fark var.
Türkiye büyüklüğündeki bir ülkenin AB’ye üye olarak kabul edilmesinin sindirilmesinin kültürel, ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyleri açısından ne kadar zor olduğu o günlerin de konusuydu.
Tam üyelik müzakerelerinin tıkanmasının nedeni Güney Kıbrıs’tan kaynaklanan sorunların yanısıra “yargı ve temel haklar” ile ilgili 23. Fasıl ve “adalet, özgürlük ve güvenlik” ile ilgili 24. Fasıl görüşmelerinin başlayamamasıydı.
Güney Kıbrıs nedeniyle açılamayan fasılları bir kenara bırakalım; bu iki faslın açılamamasının sorumlusu da her halde AB değildi.
Erdoğan’ın tek adam yönetimi kurma yolundaki ısrarlı çabalarının bunda rolü olduğunu unutmayalım.
AB trenini ikinci kez esasen bu nedenle kaçırdık.
Avrupa’da yükselen sağ popülizm nedeniyle 3 Ekim 2005’teki havanın uzunca bir süre kolay kolay yakalanamayacağını da söyleyebiliriz.
Türkiye’nin, Güney Kıbrıs’tan kaynaklanan sorunları da aşabilmesi mümkün değil.
Kıbrıs’ta bir çözüm olmayacak çünkü Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların işine gelen şey çözümsüzlüğün sürüp gitmesi.
Biz burada istediğimiz kadar “yes be annem” diyelim, orada “ohi” havası hiç değişmeyecek.
Bu denklemde değiştirebileceğimiz şey........
