menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gerçeği yok etmek ve geçmişi yeniden yazmak

39 0
15.03.2026

Umarım çoğunuz George Orwell’in ünlü 1984 romanını okumuşsunuzdur. Okumadıysanız kesin tavsiyemdir. YouTube’taki beğendiğim sesli kitap ve film linklerini yazının sonunda bulabilirsiniz.

Günümüzde tanık olduğum pek çok olay bana devamlı modern çağın siyasal psikolojisini anlamamız için yazılmış bir uyarı olan bu kitabı hatırlatıyor.

Winston Smith’in görevi: Geçmişi yeniden yazmak

Romanın kahramanı Winston Hakikat Bakanlığı'nın Kayıtlar Dairesi'nde çalışan bir memurdur. Partinin resmî ideolojisinin temel ilkelerinden biri "Geçmişi denetleyen geleceği, bugünü denetleyen de geçmişi denetler" sözüyle özetlenir.

Winston'ın görevi gazete arşivlerindeki eski yazıları yeniden yazmaktır. Partinin düşman olarak ilan edip idam ettiği, sürgüne gönderdiği ya da itibarsızlaştırdığı kişilerin geçmişte övüldüğü, bir törene katıldığı ya da bir açıklama yaptığı tüm kayıtlar silinmek zorundadır.

Winston elindeki kalem ve yapıştırıcıyla tarihin tozlu sayfalarında bir cerrah gibi çalışır. Eski bir gazetede artık var olmayan bir kişinin adını bulur, o paragrafı kesip atar ve yerine Partinin onayladığı yeni, düzeltilmiş metni yapıştırır. Ardından bu yeni, tahrif edilmiş nüsha arşive kaldırılır. Eski, gerçek olan nüsha ise imha edilmek üzere "hatıra deliği" denen bir oyuğa atılır ve buharlaşıp yok olur.

Amaç sadece gelecek nesilleri aldatmak değildir. Asıl amaç Partinin ve Büyük Birader’in her zaman haklı olduğu ve hiç yanılmadığı algısını yaratarak şimdiki anın sürekli kontrolünü sağlamaktır. Eğer bir zamanlar övülen birinin bugün düşman olduğuna dair hiçbir kayıt yoksa o kişi aslında hep düşmandır ve Parti de onu hep düşman olarak görmüştür. Parti'nin sarsılmaz otoritesi ve yanılmazlığı korunmuştur.

Buharlaştırmanın yeni biçimleri

George Orwell’in 1948’de hayal ettiği geçmişi yeniden yazma pratiği günümüzde daha incelikli, daha karmaşık ve daha tehlikeli biçimlerde karşımıza çıkmaktadır.

Yeni Winston’ların elinde kalem ve yapıştırıcı yoktur. Onların yerini algoritmalar, yapay zekalar ve sosyal medya fenomenleri almıştır. Buharlaştırma işlemi arşiv odalarında değil, hayatımızın her anında dijital ortamlarda gerçekleşmektedir.

Dijital belleğin dezenformasyon yoluyla gölgelenmesi

Winston’un işi fiziksel kayıtları yok etmekti. Bugünün hızlı ve muazzam dijital dünyasında geçmişte söylenmiş bir sözü, atılmış bir tweet’i ya da yapılmış bir haberi alternatif bir anlatıyla gölgelemek, düzeltmek ve buharlaştırmak oldukça kolaydır.

Siyasetçilerin geçmişteki açıklamalarının ve partinin eski politikalarının hızla unutulması veya bağlamından koparılarak yeniden yorumlanması modern yeniden yazma yöntemleridir. Gerçek olayların üstü yalan haberlerle ve dezenformasyon kampanyalarıyla örtülür ve buharlaştırılır.

Sinsi patron: Algoritmalar

Winston’un görevi Parti tarafından merkezden yürütülürdü. Bugün sosyal medya algoritmaları bize ilgi alanlarımızı gösteren tıklamalarımıza bağlı olan bir gerçeklik sunar.

Hepimiz kendi küçük gerçeklik baloncuklarımızda yaşamakta, farklı görüşleri görmemekte, duymamakta ve zamanla kendi doğrularımızın mutlak olduğuna inanmaktayız.

Algoritmalar biz farkında olmadan her birimiz için kişiselleştirilmiş bir geçmiş ve bugün inşa etmektedir. Algoritmaların yol açtığı gerçeklik tahrifatı Partinin tekelindeki gerçeklikten daha bölücü ve sinsidir.

Deepfake ve yapay zeka ile üretilen içerikler

Orwell’in zamanında bir gazete nüshasını tahrif etmek için bir memurun kalemine ihtiyaç vardır. Bugün ise yapay zekâ teknolojileri var olmayan insanların son derece gerçekçi videolarını oluşturabilmekte, tarihî figürlerin ağzından hiç söylemedikleri sözler söyletebilmektedir.

Bu teknoloji bir liderin hiç yapmadığı bir konuşmayı yapmış gibi göstererek siyasi kriz yaratabilir veya bir savaş suçunun görüntüsünü tamamen kurgulayarak algıları yönetebilir.

Herkes kendi Winston’u olabilir mi?

1984’te Winston bir noktada bu sistemin bir parçası olmaktan duyduğu tiksintiyle isyan eder ve gerçeği, yani geçmişi hatırlamaya çalışır. Onun trajedisi sistemi içeriden tanımasına rağmen ona yenik düşmesidir.

Kitabın sonunda Büyük Birader’i sevdiğini itiraf eder.

1984'ü yeniden yazmak: Günümüzün gerçeklik mühendisleri

George Orwell'in distopik başyapıtı 1984 totaliter bir rejimin baskısının en temel silahının fiziksel şiddetten çok gerçekliğin kendisine yönelik bir saldırı olduğunu gösterir. Romanın kahramanı Winston Smith'in görevi bu saldırının merkezindedir. Winston'ın görevi geçmişi silmek ve bugünü iktidarın söylemine göre yeniden inşa etmektir.

Donald Trump'ın ikinci başkanlığı döneminde giderek artan sayıda gözlemci Orwell'in bir uyarı olarak yazdığı romanın bir yönetim rehberi olarak kullanıldığını gözlemlemiştir. Dilin manipülasyonundan tarihin yeniden yazılmasına ve kişilik kültüne kadar Orwell'in distopik vizyonu ile çağdaş Amerikan siyaseti arasındaki paralellikler inanılmaz boyutlara ulaşmıştır.

Trump yönetimi "woke" (ilerici, solcu) ideolojiyle mücadele sloganı altında oldukça benzer hedefler peşinde koşmaktadır. Hükümet uygunsuz ideolojinin Amerika'nın müzelerinden ve ulusal anıtlarından kaldırılmasını talep etmiştir.

Pentagon bu siyasi emire hemen uyup fotoğrafları ve dosyaları silmiştir. Orwell-vari detay çok ilginçtir. Japonya’ya ilk atom bombasını atan Enola Gay uçağının görüntüleri "gay" kelimesinin varlığı nedeniyle silinmiştir.

Trump Amerikalıların Kristof Kolomb'un karanlık bir mirasa sahip bir sömürge figürü olarak öğrenilmesini ya da Klan'ın iç terörizminin hatırlanmasını istememekte ve tarihsel gerçekleri resmi kararnameyle değiştirmektedir.  

Newspeak ve dil polisliği

Orwell dili kontrolünün düşüncenin kontrolü olduğunu anlamıştır. 1984’te Parti kelimeleri dilden çıkararak düşünce yelpazesini daraltmak için tasarlanmış Newspeak'i geliştirir. İstenmeyen kelimeleri yok ederek arzu edilmeyen düşüncelerin düşünülemez hale gelmesini, çünkü onları ifade edecek kelimeler kalmamasını hedefler.

Trump yönetiminin bazı kelimeler ve kavramlara karşı savaşı bu projeyle ürkütücü bir benzerlik taşımaktadır. "Kadın" ve "Siyah" gibi terimlerin federal iletişimde incelendiği, üniversitelerde ve belirli çeşitlilikle ilgili dil kullanan kuruluşlarla sözleşmelerin yeniden değerlendirildiği veya iptal edildiği bildirilmektedir.

Çifte düşünce ve çelişkinin normalleştirilmesi

Orwell'in ortaya koyduğu en sinsi kavram belki de çifte düşünmedir: "Zihninde aynı anda iki çelişkili inancı tutma ve ikisini de kabul etme gücü".

Partinin sloganları "Savaş Barıştır," "Özgürlük Köleliktir," "Cehalet Güçtür" sadece propaganda değildir. Bunlar mantıki tutarlılık kapasitesini yok etmek için tasarlanmış bilişsel koşullandırma egzersizleridir.

Hükümetler kelimeleri yasakladığında o kelimelerin temsil ettiği kavramları da yasaklar. "Eşitlik" ve "dahil etme" kavramlarının resmi söylemde yasaklanması Partinin "özgür" kelimesini kaldırma kampanyasından temelde farklı değildir, çünkü konuşamadığınız bir kelime düşünemeyeceğiniz bir fikirdir.

Trump dönemi de etkin bir çift düşünce zinciri yaratmıştır. Ticaret danışmanı Peter Navarro ithalat üzerindeki gümrük vergilerini bir vergi indirimi olarak tanımlamıştır. Ancak gümrük vergileri Amerikan şirketleri ve tüketiciler tarafından ödenmektedir. Bu ifade verginin aynı anda vergi indirimi olduğuna inanmayı gerektirmektedir.

Putin ve Rusya aşığı Trump Rusya'nın 2016 seçimlerine müdahale etmediğini iddia ederken istihbarat camiasının müdahale ettiği sonucuna varmıştır. Trump Ukrayna'nın Rusya ile savaşı başlattığını ısrarla savunmaktadır ve bu tüm bağımsız gözlemcilerle çelişmektedir.

"Büyük Yalan" (2020 seçiminin çalındığı iddiası) kitlesel ölçekte çifte düşünmeyi temsil etmektedir.

İki dakikalık nefret ve düşmanların yaratılması

1984’te Parti "İki Dakikalık Nefret" adlı günlük ritüel aracılığıyla bütünlüğünü sürdürür. Burada vatandaşlara düşmanın görüntüleri gösterilir: Önce Yahudi hain Emmanuel Goldstein, sonra korkunç bir Avrasyalı asker. Toplum öfke ve korku dolu bir çılgınlığa sürüklenir.

Orwell dış düşmana karşı nefretin iç kontrol için gerekli olduğunu anlamıştır. "Geleceğin bir resmini istiyorsan, sonsuza kadar bir insanın yüzüne basan bir çizmeyi hayal et" der.

Trump siyasi iletişimi uzatılmış İki Dakikalık Nefrete dönüştürmüştür. Eskiden bir saat süren mitingler şimdi iki saati aşmakta ve medya "halk düşmanı" olarak kınamaktadır. Bu ifade doğrudan Stalin'den alınmıştır.

Hedefler değişmekte, bir gün Meksika, başka gün Kanada, başka gün derin devlet, bir gün de işgalci göçmenler olmaktadır. Okyanusya'nın Avrasya ve Doğu Asya ile dönüşümlü savaşları gibi spesifik düşmanlar sürekli düşmanlık durumundan daha az önemlidir.

Ocak ayında yapılan Gallup anketi bu stratejinin başarısını ortaya koyar. Cumhuriyetçiler ABD'nin dünya işlerinde oynadığı rolden yüzde 78 memnuniyet duyarken Demokratlar arasında bu oran sadece yüzde 13’tür. Günümüzde İran savaşına destek de aynı boyutlardadır.

Amerika sadece bölünmüş değildir, iki farklı gerçeklik yaşamaktadır. Her iki taraf da diğerini varoluşsal olarak tehdit edici olarak görmektedir. Diktatörlük böyle ortamlarda gelişir ve serpilir.

Büyük Birader ve kişilik kültü

1984’ün duygusal yanı halk ile Büyük Birader arasındaki ilişkidir. Büyük Biraderin imajı her yerdedir ve vatandaşları izleyip dinlemektedir. Vatandaşların onu tutkuyla sevmeleri beklenir. “Sadakat olmayacak, sadece Parti’ye sadakat olacak. Büyük Birader’in aşkı dışında hiçbir aşk olmayacak”.

Trump’ın destekleyicileriyle olan ilişkisi sıkça benzer terimlerle tanımlanır. “Beşinci Caddenin ortasında birini vursam seçmen kaybetmem” ifadesi abartı değildir. Bu liderin sıradan siyaseti aşarak hiçbir gerekçe gerektirmeyen bir sadakat nesnesi haline geldiğinin kabulüdür. Yeni personelin sadakat testlerinden geçtiği ve bazılarının poligraf testi aldığı bildirilmektedir. Kişisel sadakat liyakatten önemlidir. Litmus testi 2020 seçimlerinin Trump’tan çalındığına inanmaktır.

Orwell 1984’ü belirli siyasi eğilimlerin nereye varabileceğine dair bir uyarı olarak yazmıştı. Uzun yıllar sonra görevdeki bir Amerikan başkanının romanı “nasıl yapılır rehberi” olarak kullanacağını herhalde tahmin edemezdi.

Paralellikler elbette mükemmel değildir. Amerika şimdilik özgür seçimler, özgür basın ve işlevini sürdüren kurumlarla demokrasi olmaya devam etmektedir. Ancak gidiş yönü endişe vericidir.

Hükümetler tarihi yeniden yazdığında, dili kontrol ettiğinde, sadakat talep ettiğinde ve sonsuz düşman ürettiğinde Orwell’in yazdığı senaryoyu takip etmektedirler.

Orwell’in romanı aslında gelecekle ilgili değildir. Sorun gücün ne olduğunu çözmektir. İnsanların gücü niçin aradıkları, nasıl korudukları ve gücü kullananlara ve ona boyun eğenlere ne yaptıklarıdır. Trump’ın Amerikası henüz Okyanusya olmamıştır. Ancak benzerlikler göz ardı edilemeyecek kadar fazladır.

1984'teki dünya haritası: Üç blok ve sürekli savaş

Orwell'in distopik evreni sürekli bir savaş halinde olan, birbirine geçit vermeyen üç totaliter süper güç etrafında şekillenir.

Okyanusya:Amerika kıtaları, İngiltere, Avustralya ve Güney Afrika'nın bir kısmını kapsar. Avrasya:İngiltere hariç tüm Avrupa’yı ve kuzey Asya'yı (Sovyetler Birliği topraklarını) içerir. Doğu Asya:Çin, Japonya ve Güneydoğu Asya'nın büyük bir bölümünü kapsayan, genellikle Doğu kültürüne dayalı bir bloktur.

Bu haritanın varlık nedeni savaştır. Savaş Partinin gücünü meşrulaştırması ve kaynakları tüketmesi için gereklidir.

Savaşın amacı zafer değildir, toplumu sürekli mobilize etmek ve iktidarı korumaktır. İttifaklar sürekli değişir ama propaganda her zaman aynıdır: “Biz haklıyız, düşman kötüdür”.

Romanın ilerleyen bölümlerinde bu blokların aslında birbirine çok benzediği ve savaşın bir aldatmacadan ibaret olabileceği ima edilir. Sınırlar iktidarın söylemine göre değişebilir.

Her blok kendi totaliter ideolojisini (İngsos, Neo-Bolşevizm, Ölümsüzlük Kültü) tüm dünyaya yaymaya çalışır, ancak hiçbiri bunu başaramaz.

Trump'ın kafasındaki dünya haritası: Biz ve onlar

Donald Trump'ın başkanlık dönemi ve söylemleri dünyayı belirli bir mercekten gördüğünü gösterir. Bu zihinsel harita 1984'teki kadar coğrafi açıdan detaylı ve sabit olmasa da benzer bir kutuplaşma mantığına dayanır.

Trump'ın zihnindeki dünyanın tartışmasız merkezi ABD’dir. Ancak bu 1984'teki Okyanusya gibi her şeyi kapsayan bir blok değil, daha çok kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, korumacı bir kaledir.

Trump'ın dünya görüşünde ABD'nin karşısında konumlanan başlıca rakipler vardır. Bunların başında Çin gelir. 1984'teki Avrasya veya Doğu Asya gibi Çin de ekonomik ve teknolojik bir tehdit olarak kodlanır. Rusya ise bu haritada daha karmaşık bir konumdadır. Bazen tehdit, bazen ise iş birliği yapılabilecek bir güç olarak görülür.

NATO müttefikleri veya diğer geleneksel dost ülkeler Trump'ın zihninde sabit müttefikler değil, daha çok ABD'ye yük olan veya haksızlık eden ortaklar olarak konumlanır. Bu ülkelerle ilişkiler Orwell'in dünyasındaki ittifaklar gibi sürekli bir pazarlık ve güvensizlik konusudur.

Trump'ın dünya haritasında belirli bölgeler somut birer tehdit kaynağı olarak öne çıkar. Latin Amerika ön planda gelir. Güney sınırından gelen göçmenler istilacı olarak tanımlanır ve bu bölgeler birer kaos ve tehdit kaynağı olarak görülür.

Orta Doğu terörizmin ve istikrarsızlığın merkezidir. Buraya yönelik politika petrol gibi kaynakları kontrol altında tutma üzerine kuruludur. İcabında ABD’nin askeri sopası kullanılır.

Trump’ın dünyasında sıfır toplamlı oyun oynanır. Dünya birinin kazancının diğerinin kaybı olduğu bir yer olarak algılanır.

Haritanın merkezinde milliyetçi ve korumacı ulus devlet ABD vardır. Küreselleşmenin getirdiği karmaşık bağlantılardan rahatsızdır.

Siyasi söylemin merkezinde sürekli bir "öteki" vardır. Bu öteki Çinli bir tüccar, Venezuelalı bir göçmen veya yeterince para ödemeyen bir NATO üyesi olabilir. Bu 1984'te Parti'nin düşman imajını sürekli canlı tutmasına benzer.

Trump'ın zihnindeki harita esnektir. Diplomatik ve coğrafi gerçeklerden çok anlık siyasi ihtiyaçlara ve söylemlere göre şekillenir. Tıpkı Okyanusya'nın bir hafta Avrasya ile savaşırken ertesi hafta Doğu Asya ile savaşması gibi Trump'ın söyleminde de dost ve düşman algısı hızla değişebilir.

1984 ve günümüzün bireyi

Bugün her birimiz kendi dijital ayak izlerimizle ve tükettiğimiz içeriklerle sahte gerçekliğin hem öznesi hem de nesnesiyiz. Öte yandan bilgiye erişimimiz ve farklı kaynakları sorgulama imkânımız hiç olmadığı kadar fazladır. İnternet gibi Winston'ın sahip olmadığı araçlara sahibiz. Ancak tüm bu araçlar bize devasa bir dezenformasyon makinesi ve dikkatimizi tüketmeye programlanmış bir dijital ekosistem sunmaktadır.

Orwell'in uyarısı belki de bugün daha anlamlıdır. Devletler, teknoloji şirketleri, medya kuruluşları artık gerçekliğin koruyucuları değil, yeniden yaratıcılarıdır. Biz bireyler eleştirel düşünmeyi bırakıp koyunlaşırsak bu acımasız distopyanın bir parçası oluruz.

Winston Smith'in görevi uyanık olmadığımız takdirde hepimizin parçası olabileceğimiz bir sürecin çarpıcı bir metaforudur. Asıl sorun geçmişin ve bugünün yeniden yazılmasına karşı çıkmak için kendi içimizdeki Winston'ı uyandırıp uyandıramayacağımızdır.

1984 bize şu basit ama ürkütücü gerçeği hatırlatır:

Bir toplumda gerçek ortadan kalktığında özgürlük de ortadan kalkar.

George Orwell: 1984 (sesli kitap)

1984 (1984) (film)

1984 (1956) (film)


© T24