menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Boşluk ve üç kapı

38 0
01.03.2026

Modern dünyada artık daha az insan birbirini dinliyor. Herkes, daha çok ne söyleyeceğinin telaşında; çoğu zaman dürtüsel, filtresiz ve anlık rahatlama uğruna kelimeleri hoyratça harcıyor.

Belki de hiç olmadığı kadar çok konuşuyoruz, ama hiç olmadığı kadar az anlaşılıyoruz. Kelimeler artık bir temas aracı olmaktan çok, bir savunma mekanizmasına dönüşmüş durumda. Dinlemek, yerini kendi sözünü söylemek üzere beklemeye bıraktı. Anlamak ise yerini tepki vermeye.

Pek çoğumuz, karşımızdaki kişi konuşurken onu tüm dikkatimizle dinlemek yerine o daha cümlesini tamamlamadan vereceğimiz cevabı zihnimizde çoktan hazırlamış oluyoruz.

Dürtüsellik ve hız, derinliğin yerini almış durumda. Cevaplar, düşüncenin süzgecinden geçmeden, duyguların ham ve işlenmemiş hâliyle noktasız, virgülsüz dışarı fırlıyor. Çünkü mesele bağ kurmaktan ziyade geri kalmamak, zayıf görünmemek, son sözü söyleyen olmak.

Sabır, yerini tahammülsüzlüğe; merak, yerini varsayımlara bırakıyor. Ve belki de en tehlikelisi, insanlar artık söyledikleri sözlerin ağırlığını taşımak zorunda olduklarını unutuyor. Çünkü hız çağında, sonuçlar kalıcı olsa bile tepkiler geçici sanılıyor.

Oysa söz, yalnızca söylendiği ana ait değildir. Bir iz bırakır. Karşımızdaki insanın zihninde, bedeninde, bazen yıllarca taşıyacağı bir yankıya dönüşebilir. Ve çoğu zaman insanlar, kendilerine söylenenleri değil, kendilerine nasıl hissettirildiğini hatırlar.

Yüzyıllar önce Mevlana Celaleddin Rumi’nin bir söz söylemeden önce geçmemizi işaret ettiği o basit ama çarpıcı eşik, bugün belki her zamankinden daha büyük bir anlam taşıyor:

Bir söz, ağızdan çıkmadan önce üç kapıdan geçmeli—doğru mu, gerekli mi, nazik mi?

Bu üç soru, yalnızca bir ahlak öğretisi değil; aynı zamanda insanın kendi dürtüleri üzerindeki hâkimiyetinin de bir ölçüsü. Çünkü insanın olgunluğu ve özgürlüğü, her düşündüğünü söyleyebilmesinde değil, her........

© T24