Abra Cadabra: Sihirli bir kelimeden fazlası
Kelimeler yalnızca harflerden oluşan sözcükler değildir. Seslerden oluşurlar. Ve her sesin bir titreşimi vardır. Her kelime bir frekans taşır.
Kelimeler aynı zamanda; kültürler, medeniyetler için birer hafıza taşıyıcısıdır.
Bazı kelimeler zaman içinde genel kullanımları itibariyle köken anlamından uzaklaşsa da özünde sahip olduğu titreşimi taşımaya devam eder.
Yüzyıllar boyunca yalnızca sihirbazların ağzından duyduğumuz Abra Cadabra da böyle bir kelime.
Bugün çoğumuz onu bir “hokus pokus” ifadesi, bir sahne illüzyonunun parçası olarak biliyoruz. Oysa kökenine inildiğinde, bu kelimenin insanlık tarihinin en eski bilgi alanlarından birine, sesin yaratıcı gücüne işaret ettiği bilgisiyle karşılaşıyoruz.
Ben de pek çoğumuzun içinde çocuksu bir heyecanı harekete geçirdiğini, kendi içinde sürprizli ve neşeli hisler barındırdığını düşündüğüm bu kelimenin kökeni ile bu hafta sevdiğim bir arkadaşım vesilesiyle tanıştım.
Bu tanışma benim için değerli bir hatırlama oldu. Kelimeler ve taşıdıkları titreşimlere dair bir hatırlatma olması dileğiyle sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Abra Cadabra’nın kökeninin, kadim Sami dillerinden biri olan Aramice’ye uzandığı düşünülüyor. Bir dönem Mezopotamya’dan Levant’a uzanan coğrafyada konuşulan, gündelik yaşamın, mistik metinlerin ve kadim öğretilerin dili olan Aramice; yalnızca bir iletişim aracı değil, anlamın ve titreşimin taşıyıcısı olarak da görülüyor.
Kelimenin en çok kabul gören kökeni, Aramice “Avra Kehdabra” ifadesi. “Konuştuğum gibi yaratırım”,“Söylediğim var olur” anlamlarını ifade ediyor.
Kelime; sesin, niyetin ve titreşimin gerçekliği etkileyebileceğine dair de çok eski bir bilgi taşıyor.
Çünkü kadim gelenekler için evren önce madde değil, titreşimdi. Önce form değil, frekans vardı.
Bugün modern fizik maddenin özünde titreşim olduğunu söylerken, kadim öğretiler bunu binlerce yıl önce başka bir dille ifade ediyordu.
Belki bu yüzden Abra Cadabra, bir büyü cümlesinden çok daha fazlası. Bir hatırlatma:
Ses yaratır. Sözcük şekil verir. Frekans dönüştürür.
Tam da bu nedenle bu kadim ifade, bugün yeniden yükselen titreşim tıbbı, sound healing ve frekans temelli şifa çalışmalarının eşiğinde bambaşka bir anlam kazanıyor.
Çünkü mesele yalnızca ne söylediğimiz değil; hangi frekanstan konuştuğumuz.
Hatta yalnızca ağzımızdan çıkan sözcüklerin frekansı değil, o sözcüklerin zihnimizden ve kalbimizden geçerken giyindiği niyetlerin frekansının bir bütünü.
Nörobilim, epigenetik, kuantum teorisi ve zihin-beden ilişkisi üzerine çalışan, Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak, Supernatural ve Placebo Sensin adlı kitaplarıyla tanınan Amerikalı yazar, konuşmacı ve araştırmacı Joe Dispenza’nın sık referans verdiği HeartMath Institute kaynaklı iddiaya göre;
EKG vs EEG ölçümlerine dayalı araştırmalar; kalbin oluşturduğu elektromanyetik alanın, beyninkinden yaklaşık 60 kat daha büyük amplitüde sahip olduğunu gösterir. Diğer bir deyişle kalbin manyetik alanı, beynin manyetik alanından yaklaşık 5.000 kat daha güçlüdür.
Onun için yalnızca sözcüklerin değil zihnimizden ve kalbimizden yayılan elekromanyetik alanın da evrenin titreşim dilinde çok etkili olduğunu unutmamak gerekiyor.
Aramice kökenine atfedilen Avra Kehdabra — “Konuştuğum gibi yaratırım” ifadesi, sözü yalnızca dilsel bir araç değil, gerçekliği etkileyen bir kuvvet olarak görüyor. Bugün bu kadim anlayış, modern zihin-beden araştırmalarında da karşımıza çıkıyor.
Joe Dispenza’nın işaret ettiği gibi düşünceler yalnızca soyut fikirler değil; elektriksel sinyaller üreten zihinsel olaylardır. Duygular ise yalnızca içsel deneyimler değil, bedende manyetik bir alan oluşturan enerjetik karşılıklardır. Düşünce ile duygu uyumlandığında, yani zihinle kalp aynı niyette buluştuğunda, ortaya bir elektromanyetik imza çıkar.
Dispenza’ya göre yaratım tam da burada başlar.
Yalnızca ne düşündüğümüzün değil, o düşünceyi hangi duyguyla taşıdığımızın da yaratımımızda belirleyici bir rolü var. Niyet zihinde doğabilir; ama onu etkili kılan, kalbin ona verdiği frekans. Düşünce yön veriyor, duygu güç kazandırıyor.
Ve bazen bir kelime bazen de bir mantra, dua, tonlama, titreşim olarak çıkardığımız sesler tam da bu ikisini hizalayan köprü görevini üstleniyor.
Bu açıdan bakıldığında Abra Cadabra, bir büyü sözcüğü değil; ses, niyet ve duygunun birlikte gerçeklik kurduğunu söyleyen kadim bir önerme sunuyor.
Kadim geleneklerde ses ve şifa
Sesin kadim kültürlede şifalanma alanındaki etkileri son dönemde oldukça ilgimi çeken bir konu. Konuyu örneklerle kısaca açacak olursam;
Hint geleneği ‘çakra’ olarak adlandırdığı enerji merkezlerini sesle dengelerken, İslam tıbbı musikiyi mizacı düzenleyen bir araç olarak görüyordu.
Çakralar, Sanskritçede “tekerlek” ya da “dönen enerji merkezi” anlamına gelir. Hint yogik geleneğinde, bedenin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda enerjetik bir yapıya da sahip olduğu düşünülür; çakralar da bu enerji akışının merkezleri olarak kabul edilir.
Ve çakra dili sesin enerji merkezlerindeki enerji akışını düzenleyebileceğini savunur.
Bu geleneğe göre belirli tonlar, ritimler, mantra tekrarları veya makamlar, sinir sistemi ve nefes ritmi üzerinden bedeni sakinleştirir, dikkati içe çevirmeye yardımcı olur. Özellikle mantra geleneğinde belirli seslerin belirli merkezlerle rezonansa girdiği düşünülür.
Kadim Doğu çakraları titreşim merkezleri olarak okurken, İbn-i Sina musikiyi mizacı ve bedeni etkileyen bir şifa aracı olarak ele alıyordu.
Ibn-i Sina, dünya çapında tanınan El-Kanun fi’t-Tıbb adlı eserinde müziği yalnızca estetik değil, tamamlayıcı bir tedavi unsuru olarak görüyor. Eserinde müziğin zihni yatıştırma, acıyı hafifletme, duygusal dengeyi destekleme, iyileşme sürecine katkı sunma etkilerine vurgu yapıyor.
9.-10. yüzyılda yaşamış büyük filozof, müzik teorisyeni, bilim insanı ve düşünürdür Farabi ise musikiyi sadece sanat değil, bilim olarak ele almıştır.
Farabi’ye göre; ses titreşimdir. Titreşim duyguları etkiler. Duygular bedeni etkiler. Dolayısıyla musiki, dönüştürücü ve kimi zaman tedavi edici olabilir.
Farabi’nin makamların günün hangi saatlerinde daha etkili olacağını belirlemiş olduğuna ve bu geleneğin bugün hala camilerde okunan ezanların makam tercihlerinde devam ettiğine inanılır. Sabah vakitlerinde uyanış ve canlanmayı harekete geçirdiğine inanılan Saba, öğle vakti Uşşak, ikindi vakitlerinde içe dönüşe çağıran Hicaz, akşam vakitlerinde gün çözülürken insanı içe çağıran Segah, yatsı vakitlerinde ise Rast ve benzeri makamlarla ezan okunur.
Ezanın günün farklı vakitlerinde farklı makamlarda okunması yaklaşımı, ezanı yalnızca “duyuru” değil, günün biyoritmine ayarlı bir ses mimarisi olarak okunabilir. Bir diğer deyişle zamanın enerjisini sesle düzenleyen kadim bir frekans bilgisi.
Belki de tüm bu kadim anlatıların, farklı dillerde, farklı çağlarda söylediği şey aynı yere çıkıyor: İnsan yalnızca düşünen bir varlık değil, aynı zamanda titreşen, hisseden ve söylediğiyle dünyayı biçimlendiren bir varlık. Kelimeler ağzımızdan çıktığı anda yalnızca ses olmuyor; bir niyeti, bir duyguyu ve bir yönelim halini taşıyarak görünmeyen bir alana karışıyor. Ve o alanın nasıl şekillendiği ise yalnızca ne söylediğimize değil, onu hangi bilinçten ve hangi kalp hâlinden söylediğimize bağlı.
Herkese kalbinden, zihninden iyiliği ve güzelliği dilinden nezaketi eksik etmeyeceği yeni bir hafta dilerim.
