menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İki boş sandalye

19 0
08.03.2026

Herhangi bir tahta sandalye... Bir kasaba marangozunun elinden çıkmış. Arkasından ve önünden bir başka sandalye ile birleştirilmiş. Boyası aşınmış. Birkaç çivisi yerinden oynamış, gıcırdıyor. Bir yerde görseniz dönüp bakmazsınız bile... Ama "İkizler Sineması'ndan kalmış bu" cümlesi her şeyi tersine çevirebilir; usulca dokunur, sessizce oturur ve gözlerinizi kapatırsınız. Belleğinizin sokaklarında bir çocuk dolaşmaktadır şimdi.

İtalyan yönetmen Giuseppe Tornatore’nin Cennet Sineması (Nuovo Cinema Paradiso) dlı filmini hatırlayanlar bilecektir: Sinema tutkunu küçük Salvatore, kasabanın sinemasındaki yaşlı makinistin en yakın arkadaşıdır. Onun gibi sinema makinisti olmak istemektedir. Ancak makinist Alfredo onu kasabaya mahkûm edecek bu tutkusundan uzaklaştırmaya çalışır, kovarcasına gitmesini ister.  “Git” der, “mutlu olmak istiyorsan bu kasabadan git.”  Salvatore küskün, makinist olma düşlerini yitirmiş halde çekip gider kasabadan. Bu filmi kimbilir kaç kez,  “herkesin bir Alfredo'su  vardır” diyerek izledim.

Filmin son bölümü de etkileyicidir. Salvatore, kasabayı terk etse de tutkusu onu bırakmamıştır; düşlerinin peşinden gitmiş ve ünlü bir sinema yönetmeni olmuştur. Alfredo’nun ölüm haberini alınca son görevini yapmak için kasabaya döner. Onu bekleyen, tanımadığı, bilmediği bir kenttir. Çocukluğundan kalan tek şey, “bu meydan benim, bu meydan benim” diye herkesi kovalayan kasabanın delisidir!

Küçük kentlerde, kasabalarda büyümüş olanlar bu sıradan gerçeğin nasıl bir imgeye karşılık geldiğini çok iyi bilirler. Tatillerde Şöyle birkaç gün gidelim” denilerek dönülen kasabalarda değişmeyenlerin başında “şehrin delileri” gelir. Yaşam onlar için değişmeden akmaktadır. Onları görünce, çocukluğunuzda çekilmiş bir filmin en sevimli sahnelerini izler gibi olursunuz. Kadraja bir yerlerden sizin başınız da girecektir belki; kısa pantolonlu, iki numaralı tıraşlı bir çocuk! Taşralı utangaçlığı ve merakıyla  kameraya gülümseyeceksiniz.

Hepimiz öyleydik, küçük kentlerde, kasabalarda. Erkekler kısa pantolonlu, iki numaralı tıraşlı kafalarıyla; kızlarsa, çiçekli ucuz kumaştan elbiseleri, örülmüş saçları ile doldururlardı ev önlerini, sokakları, yangın yerlerini, boş arsaları. İlhan  Demiraslan’ın o güzelim şiirinde dediği gibi “İşte zil çalmış mektep dağılmış / Mektepten çıkmışım cebimde bilyeler“le koştuğumuz sinemalarda biletimizi cart! diye ikiye bölen görevlinin iteklemesiyle karanlık bir salona dalardık; salon karanlıktı ama perde ışıl ışıldı. O perdede, görmediğimiz kentler vardı, imrendiğimiz insanlar, iç geçirerek baktığımız otomobillere biniyor, sevgilileri ile deniz kıyısına gidip çay içiyorlardı. “Sensiz yaşayamam Nalan!” diyorlardı, tahta masanın üzerindeki eli avcuna alarak. Genç kız bakışlarını denize çeviriyordu. Kamera, Kız Kulesi’ni ve oradan mutlaka geçmekte olan şehir hatları vapurunu kadraja alıyordu. Kız Kulesi, Eminönü, Galata Köprüsü, vapurlar dayanılmaz bir çekicilik yaratıyordu biz ergenlerde.

Sinemalar, küçük kentlerdeki, kasabalardaki yaşamın en iyi tanığıdır.  Eskiden... diyeceğim ama o kadar da eski değil; 70’lerin ortalarından söz ediyorum. Sinema ailecek gidilen bir hayal tapınağı gibiydi. Baba, anne ve çocukların, bazen de filmine göre nine ve dedelerin, yaşlı hala ve teyzelerin katıldığı bir etkinlikti sinema! Gündüzden, Belgin Doruk ya da Ayhan Işık, bir ses ve afiş  olarak dolaşırdı mahallelerde: “Bu akşam İkizler  Sineması’nda... Aşk... Nefret... İhanet ve bitmeyen bir ihtiras”ın sesi, bir delikanlının elindeki tenekeden yapılmış ilkel sesbüyütenle herkesi kışkırtırdı. Bundan sonrası belliydi. Anadolu kasabalarının denize düşmüş taşa benzeyen yalnızlığında çoğul olmanın tadıydı tahta sandalyelere kurulup filmin başlamasını beklemek. Gereçler de belliydi; çocuklar için frigo-gazoz,  çekirdek. Annelerin vazgeçilmezleri ise, boy boy hırkalar ve kıyısı işlemeli beyaz mendillerdi;  çünkü ağlanacaktır mutlaka...

Yazlık sinemalarda bizden biraz daha büyük gençlerin üzerine yıldızlar yağardı sanki. İki sıra ötedeki sevgiliyle tıpkı perdeden yansıyan aşk hayal edilirken, babalar oflayıp puflar, tahta sandalyelerde sıkıntıyla oturur, filmin bitmesini sabırla beklerlerdi. Anneler, hemen her filmde yinelenen repliklerle; “Sana baba diyebilir miyim amca? - Senin annen bir melekti yavrum - Beni param için mi seviyorsun  Cüneyt? - N’ayır, sen karanlık dünyamın ışığısın Nalan” sözleriyle dökülen gözyaşlarını narin hareketlerle kıyıları dantelli mendillere siler, bir yandan da çoluk çocuğun üşümemesi için omuzlarına hırkalarını yerleştirmeye uğraşırlardı.

O sinemalar yok artık. Sihirli bir mağara gibi görünen makine daireleri ve ağzından ışık fışkırtan devler gibi o mağarada duran  film makineleri de yok. Olsa belki ses kesilir, film kopardı ve yine birileri "Makinist uyuma!" diye bağırırdı, bıçkın taşralı ağzıyla.  Artık kimse seslenmiyor; zamanın koynunda derin bir uykuda o sinemalar. Ancak, kasabamızın sinemasından iki sandalye nasılsa kurtulup bugüne gelebilmiş ve sevgili kardeşim Ahmet Zeren saklamış. Sakladığı sadece sandalye değil elbette; bir kasabanın bütün hatırası...

Anlattığım kasaba Biga. Şimdi artık, bu sahnelerin tanığı çocukların  çoğunun annesi, babası yok hayatta. Komşu ilçe Yenice'de doğup büyüyen Nuri Bilge Ceylan, kasabamızdan ayrılırken bırakıp gittiğimiz kişileri tıpatıp anlattığı Uzak adlı filminde,  "Bazı insanlar çok uzaktalar. Bizim asla gidemeyeceğimiz yerdeler" dedirtir, kahramanına. O tahta sandalyelerde oturup elinde mendil, tatlı tatlı gözyaşı dökerken bize gülümseyen ve omzumuzdaki hırkayı düzelten annem de  bizim şimdilik ulaşamayacağımız yere gitti; geçenlerde veda etti hayata. İki kişilik sandalye tamamen boş artık. Zaten Nuri Bilge Ceylan, yukardaki repliğin devamında "İnsanlar kendileriyle yaşar, kendileriyle ölürler" demişti filmde. Öyle de oldu...


© T24