Hatırlamak politiktir, hatırlatmak en onurlu direniştir
Diğer
T24 Haftalık Yazarı
08 Şubat 2026
Fotoğraf: Kaan Walsh
O günden sonra hiçbirimiz aynı olmadık… Hangi günden beri diye sormayın… O günden beri işte… O gün aklı kemale ermiş, empati yapabilen hiç kimse bir daha lekesiz bir mutluluk yaşayamadı. Hep bir yanık kokusu, ceset soğukluğu, ağlayan bebek sesleri, anne sesleri, çaresiz babaların yüzlerindeki ifadeler, maden karanlığı, oksijensizlik var kalbimizde.
6 Şubat 2023’te Türkiye’nin güneydoğusunu sarsan depremler, yalnızca binlerce insanın hayatına mal olmadı; aynı zamanda kolektif hafızamızdaki derin bir yarayı yeniden açtı. Enkaz altında kaybettiklerimizi anarken, aslında çok daha büyük bir soruyla yüzleşiyoruz: Hatırlamak neden bu kadar acı veriyor ve neden bu kadar tehlikeli? Senede sadece bir gün hatırlamaya/hatırlanmaya dair bir öfke doluyor içimize. 23 Nisan’da Hatay’da “etkinlik yapma” yarışına giren markalara karşı güvenimiz sarsılıyor. Hem hala konteyner kentlerde olanları görmeye dayanamıyor hem de deprem vergilerinin nerede olduğunu sormak için tüm gücümüzü kullanmıyor, susuyoruz. Üstümüzde bu ülkenin yorgunluğu var, ona sığınıyoruz biraz da.
Türkiye’nin tarihiyle ilişkisi, kronik bir amnezi hastalığını andırıyor. Her felaket sonrası aynı döngü: Acı, öfke, hesap sorma vaatleri, sonra yavaş yavaş sinen bir sessizlik. 17 Ağustos 1999 depremi, Soma maden faciası, Roboski katliamı, Suruç bombalaması, 10 Ekim katliamı, Kartalkaya yangını… Her biri kolektif belleğimizde birer kara leke olarak dursa da, toplumsal düzeyde ne kadar hatırlanıyor? Ya da şunu sormamız gerekli; hatırlamak için ne yapıyoruz, hatırlamamıza ne kadar izin veriliyor?
Ülkede gündem olması gereken her travma, her balçıkla dolu haber yeni bir karmaşa, yeni bir zam, yeni bir tutuklama, yeni bir düzenleme ile hasıraltı ediliyor. Yetişemiyoruz hiçbirine… Böylece hesaplaşılmayanlar, toplumsal bilinçaltında birer travma olarak kalıyor ve kendini tekrar eden ve yine hesaplaşılmayacak başka trajedilere zemin hazırlıyor. 6 Şubat’ta yıkılan binalar aslında 1999’da yıkılan binaların hayaletleriydi. İnşaat sektöründe yolsuzluklar, imar affları, denetimsizlik hepsi unutulmuş facialardan beslenen bir sistemin parçalarıydı. Kartalkaya’daki yangın, sistemin kurtlu kirişlerinin üstümüze çöküşüydü.
Beklediğimiz sorumluluk alma, özür dileme, istifa etme gibi onurlu........
