Cumhuriyet önce düşüncede kurulur: “Paine”, Namık Kemal ve Akçura'dan “Continental Congress”e ve TBMM'ye
Bir cumhuriyet önce nerede kurulur?
Bir cumhuriyet ne zaman kurulur? Anayasası kabul edildiğinde mi, bağımsızlığı tanındığında mı, yeni yönetim biçimi resmen ilan edildiğinde mi? Yoksa bütün bunlardan daha önce, insanların kendilerini bir hükümdarın tebaası değil, egemenliğin sahibi olan bir siyasal toplum olarak düşünmeye başladıkları anda mı? Tarihin resmî takvimleri devletlerin doğum günlerini kesin tarihlerle kaydeder. Amerika Birleşik Devletleri için 4 Temmuz 1776, Türkiye Cumhuriyeti için 29 Ekim 1923 bu nedenle kurucu tarihlerdir. Fakat hiçbir cumhuriyet yalnızca bir karar metninden, bir meclis oylamasından ya da bir anayasa maddesinden doğmaz. Cumhuriyet, devletin adından önce insanların zihninde, kullandıkları kelimelerde, iktidara yönelttikleri sorularda ve birlikte yaşamanın mümkün biçimleri hakkındaki tasavvurlarında kurulur.
Mustafa Kemal Paşa'nın, Cumhuriyet'in ilanından birkaç ay önce Amerikalı gazeteci Isaac F. Marcosson'la yaptığı görüşme, bu düşünsel akrabalığı görebilmek bakımından dikkat çekicidir. Mustafa Kemal, Amerikan bağımsızlık idealiyle Türk Millî Mücadelesi arasında doğrudan bir yakınlık kuruyor; Amerika'nın Bağımsızlık Bildirgesi'yle Türkiye'nin Misak-ı Millî'sini aynı bağımsızlık iradesinin farklı tarihsel ifadeleri olarak değerlendiriyordu. Burada söz konusu olan, Amerikan modelinin Türkiye tarafından taklit edilmesi değildi. Mustafa Kemal'in dikkat çektiği şey, farklı yüzyıllarda ve çok farklı şartlar altında ortaya çıkan iki mücadelenin ortak siyasal grameriydi: Dışarıdan yönetilmeyi reddetmek, egemenliğin kaynağını yeniden tanımlamak ve milletin kendi geleceği üzerinde karar verme hakkını savunmak.
Amerikan kolonileri Londra'ya karşı ayaklandığında ortada henüz bugünkü anlamıyla birleşmiş bir Amerikan milleti yoktu. Birbirinden farklı ekonomik yapılara, dinsel geleneklere ve yerel çıkarlara sahip on üç koloni vardı. Anadolu'da Millî Mücadele başladığında da imparatorluğun dağılmış kurumlarının, işgal altındaki bir başkentin, yerel direniş örgütlerinin ve farklı gelecek tasarılarının oluşturduğu parçalı bir siyasal alan bulunuyordu. Her iki örnekte de bu dağınıklığın içinden ortak bir 'biz' çıkarılması gerekiyordu. Silahlı mücadeleden önce veya onunla eş zamanlı olarak, insanların neden birlikte hareket etmeleri gerektiğini açıklayan bir düşünceye; bu düşünceyi ortak iradeye dönüştürecek bir temsil merkezine; o iradeyi karar, ordu ve diplomasi üretme kudretine kavuşturacak kurumlara ihtiyaç vardı.
Bu nedenle Amerikan ve Türk cumhuriyetlerinin kuruluşunu yalnız savaşların, komutanların ve antlaşmaların tarihi olarak okumak eksik kalır. Yorktown zaferi 1783 Paris Antlaşması'na, Büyük Taarruz ise Lozan'a giden yolu açmıştır; fakat ne Amerikan Devrimi Yorktown'da başlamış ne de Türkiye Cumhuriyeti Büyük Taarruz'un ardından birdenbire ortaya çıkmıştır. Askerî zaferden önce bağımsızlığın neden gerekli olduğunu anlatan bir dil, bu dilin çevresinde oluşan bir kamuoyu ve eski iktidarın karşısına yeni bir meşruiyet iddiasıyla çıkan temsil kurumları vardı. Zafer, daha önce düşüncede kurulmuş bir siyasal geleceğin gerçekleşme imkânını yarattı.
Thomas Paine bağımsızlığın adını koymak
Thomas Paine'in Common Sense adlı risalesi 10 Ocak 1776'da yayımlandığında Amerikan kolonileriyle Büyük Britanya arasındaki silahlı çatışma başlamıştı; fakat savaşın siyasal hedefi henüz kesinleşmemişti. Kolonilerde İngiliz hükûmetinin vergilerine, ticaret sınırlamalarına ve askerî baskısına karşı kuvvetli bir tepki vardı, ancak geniş bir kesim hâlâ uzlaşmanın mümkün olduğuna inanıyordu. Londra'nın yanlış uygulamalarına karşı çıkmakla Britanya İmparatorluğu'ndan bütünüyle ayrılmayı istemek aynı şey değildi. Paine'in tarihsel müdahalesi tam bu noktada gerçekleşti: Dağınık şikâyetleri bağımsızlık talebine, bağımsızlık talebini de yeni bir siyasal düzen fikrine dönüştürdü.
Common Sense'in gücü, daha önce hiç söylenmemiş düşünceler ileri sürmesinden çok, seçkin çevrelerde tartışılan fikirleri halkın gündelik diliyle ifade edebilmesinden kaynaklanıyordu. Paine bir hukuk incelemesi, ağır bir siyaset felsefesi metni veya yalnız eğitimli sınıflara seslenen bir anayasa taslağı yazmadı. Karmaşık anayasal meseleleri basit sorulara indirdi: Bir kıta neden küçük bir ada tarafından sürekli yönetilsin? Bir insanın soyundan gelenler hangi doğal hakla kuşaklar boyunca milyonlarca insan üzerinde hüküm sürsün? İngiltere'nin koruması olmadan yaşayamayacağı söylenen koloniler, neden kendi kaynaklarına, ticaretine ve ortak iradesine dayanarak bağımsız bir düzen kurmasın? Paine ayrılığı, birçok insan için hâlâ düşünülemez göründüğü bir sırada hem mümkün hem zorunlu bir siyasal tercih olarak sundu.
Paine yalnız İngiliz hükûmetinin politikalarını değil, monarşik meşruiyetin dayandığı varsayımları hedef aldı. Sorun kötü bir kralın yerine iyi bir kralın geçmesi değildi; insanların doğuştan yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayrılabileceği düşüncesinin kendisiydi. Bağımsızlık yalnız İngiltere'den ayrılmak, cumhuriyet de yalnız kralsız bir devlet kurmak değildi. Asıl dönüşüm, siyasal yetkinin yukarıdan aşağıya bahşedilen bir ayrıcalık olmaktan çıkıp halkın rızasından doğan bir yetki hâline gelmesiydi. Devlet hükümdarın mülkü değil, toplumun ortak işlerini yürütmek üzere kurduğu bir araç; yönetenler de devletin efendileri değil, toplumun geçici görevlileri olacaktı.
Risalelerin farklı şehirlerde yeniden basılması, elden ele dolaşması ve topluluklar önünde yüksek sesle okunması, Paine'in etkisini satış rakamlarının ötesine taşıdı. Common Sense, bağımsızlığı yöneticilerin kapalı toplantılarında konuşulan ihtiyatlı bir ihtimal olmaktan çıkararak geniş halk kesimlerinin savunabileceği ahlaki ve siyasal bir davaya dönüştürdü. Paine Bağımsızlık Bildirgesi'ni yazmadı; bildirgenin başlıca yazarı Thomas Jefferson'dı ve metin Continental Congress tarafından kabul edildi. Fakat Paine, bildirgenin toplumsal zeminini genişletti. Risale 'Neden ayrılmalıyız?' sorusuna, bildirge ise 'Hangi hakka dayanarak ayrılıyoruz?' sorusuna cevap verdi.
Common Sense'in açtığı ufuk ile kurulan Amerikan düzeninin gerçekliği arasında büyük bir mesafe vardı. Bağımsızlık ve halk egemenliği adına yürütülen mücadele köleliği ortadan kaldırmadı; kadınları siyasal topluluğun eşit üyeleri hâline getirmedi; yerli halkların haklarını tanımadı. Cumhuriyet düşüncede evrensel bir eşitlik iddiasıyla doğarken, kurumlarda mülkiyetin, ırkın ve cinsiyetin çizdiği sınırlarla karşılaştı. Bu çelişki Paine'in tarihsel önemini azaltmaz; tersine cumhuriyet fikrinin kuruluş anıyla tamamlanmadığını gösterir. Cumhuriyet, ilan ettiği ilkeleri kendi toplumsal gerçekliğine kabul ettirmek için sürekli mücadele etmek zorundadır.
Namık Kemal tebaanın karşısına yurttaşı çıkarmak
Türkiye'nin siyasal düşünce tarihinde Common Sense'in doğrudan karşılığı olan, kısa bir zaman diliminde toplumu monarşiden bağımsızlığa ve cumhuriyete yönelten tek bir risale yoktur. Osmanlı İmparatorluğu bir sömürge değildi; Türkler de kendilerinden uzaktaki yabancı bir hükümdara karşı ayaklanan kolonilerden oluşmuyordu. Sorun, dışarıdaki bir imparatorluk merkezinden kopmak değil, kendi imparatorluklarının çözülüşü içinde yeni bir egemenlik ve siyasal toplum biçimi yaratmaktı. Bu nedenle Türkiye'de cumhuriyet düşüncesi önce doğrudan 'cumhuriyet' kelimesiyle değil; vatan, hürriyet, millet, meşveret, temsil ve hukuk kavramlarıyla ilerledi.
Namık Kemal'in siyasal düşüncedeki yeri, Cumhuriyet'i açıkça savunan ilk düşünür olmasından kaynaklanmaz. O, içinde yaşadığı imparatorluğun meşruti bir düzene kavuşmasını, hükümdarın yetkilerinin hukukla sınırlandırılmasını, temsil kurumlarının oluşturulmasını ve devlet yönetiminin halkın rızasıyla ilişkilendirilmesini istiyordu. Siyasal ufkunda hanedan bütünüyle ortadan kaldırılmıyor, fakat mutlak iktidarın kaynağı olmaktan çıkarılıyordu. Buna rağmen açtığı düşünsel alan, Cumhuriyet'e giden yolun vazgeçilmez eşiklerinden biridir. Çünkü Cumhuriyet'in kurulabilmesi için önce tebaa kavramının karşısına hakları, sorumlulukları ve siyasal iradesi bulunan insanın çıkarılması gerekiyordu.
Namık Kemal'in kurucu gücü tek bir kitapta değil, farklı türlerdeki yazılarının meydana getirdiği siyasal sözlükte toplandı. Hürriyet Kasidesi yalnız bir şiir, Vatan Yahut Silistre yalnız bir tiyatro eseri değildi. Gazete yazıları da yalnız güncel hükûmet uygulamalarına yöneltilmiş eleştiriler olarak kalmadı. Bu metinler Osmanlı insanına devleti, toplumu ve kendisini başka türlü düşünmenin kelimelerini verdi. Vatan hükümdarın hükmettiği toprak olmaktan çıkarak üzerinde yaşayan insanların sorumluluk üstlendiği ortak yurda; hürriyet yönetimin bağışladığı bir serbestlik olmaktan çıkarak insanın doğuştan sahip olduğu ahlaki ve siyasal değere; millet ise yalnız dinsel topluluğu anlatan geleneksel anlamından uzaklaşarak ortak kader ve siyasal aidiyet fikrine doğru genişledi.
Bu dil değişikliği, siyasal düzenin öznesini değiştiriyordu. Mutlak monarşinin dilinde devletin devamlılığı hanedanın devamlılığıyla özdeşti; toplum ise yönetimin koruması altında bulunan bir tebaa toplamıydı. Namık Kemal'in dilinde devletin meşruiyeti toplumdan, toplumun siyasal değeri de insanın hür ve irade sahibi bir varlık oluşundan kaynaklanmaya başladı. Devlete itaat sınırsız ve koşulsuz bir bağlılık olmaktan çıkıyor; hukuk, adalet ve kamu yararıyla sınanan bir ilişkiye dönüşüyordu. Hükümdar devleti kendi mülkü gibi yönetemezdi; yönetim toplumun iyiliğine hizmet ettiği ölçüde meşru olabilirdi.
Namık Kemal, meşveret, biat ve adalet gibi İslam siyaset geleneğinden gelen kavramlarla anayasa, temsil, hürriyet ve kamuoyu gibi modern kavramlar arasında bağ kurmaya çalıştı. Hem Osmanlı birliğini korumak hem farklı din ve kökenlerden gelen insanları ortak vatan fikrinde buluşturmak; hem İslam'ın ahlaki ve hukuki mirasına dayanmak hem de modern temsil kurumlarını savunmak istiyordu. Bu sentez bütün sorunları çözmedi; fakat siyasal değişimin toplumun kendi tarihsel dili içinde meşrulaştırılmasını sağladı. Namık Kemal Cumhuriyet'e hazır bir yönetim modeli değil, kendisini ortak vatanın hak sahibi ve sorumlu üyesi olarak görecek yeni siyasal insanın dilini bıraktı.
Yusuf Akçura imparatorluğun önündeki yolları ayırmak
Namık Kemal'in düşüncesi, imparatorluğun farklı topluluklarını ortak vatan, hukuk ve temsil fikri çevresinde bir arada tutmayı amaçlıyordu. Yusuf Akçura'nın düşünce dünyası ise bu projenin tarihsel sınırlarının belirginleştiği bir dönemde biçimlendi. Onun önündeki soru yalnız Osmanlı Devleti'nin nasıl meşruti bir düzene kavuşturulacağı değildi. İmparatorluk milliyetçilik hareketleri, büyük güç rekabeti ve toprak kayıpları karşısında çözülürken, devletin hangi toplumsal ve siyasal dayanak üzerinde varlığını sürdürebileceği sorusu öne çıkıyordu. Namık Kemal'in ortak vatanı korumaya çalışan dili, Akçura'da seçenekleri birbirinden ayıran daha serinkanlı ve stratejik bir çözümlemeye dönüştü.
Akçura'nın 1904'te Kahire'de yayımlanan Türk gazetesine gönderdiği Üç Tarz-ı Siyaset, hacmi küçük fakat etkisi büyük bir metindi. Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü birbirine eklenebilecek duygusal bağlılıklar olarak değil, farklı siyasal hedeflere, toplumsal dayanaklara ve dış politika sonuçlarına sahip üç devlet stratejisi olarak ele aldı. Devletin devamlılığı, nüfusun niteliği, büyük güçlerin çıkarları, Rusya'daki Türk ve Müslüman toplulukların durumu ve milliyetçilik çağının yönü aynı çözümleme içinde değerlendiriliyordu. Akçura, imparatorluğun geleceğini ahlaki temennilerle değil, güç dengeleri ve tarihsel eğilimler üzerinden okumaya çalışıyordu.
Osmanlıcılık, din ve köken ayrımı gözetmeden imparatorluğun bütün unsurlarını ortak siyasal aidiyet içinde birleştirmeyi; İslamcılık, Müslüman nüfusu halifelik çevresinde daha güçlü bir bağla toplamayı; Türkçülük ise Türk unsurunu siyasal örgütlenmenin merkezine yerleştirmeyi öngörüyordu. Akçura bu seçeneklerin hiçbirini kolay ve maliyetsiz bir kurtuluş yolu gibi sunmadı. Osmanlıcılığın milliyetçilikler karşısında zayıflayan toplumsal zeminini, İslamcılığın içeride ve dışarıda doğurabileceği gerilimleri, Türkçülüğün ise imparatorluktaki Türk olmayan unsurları uzaklaştırma ve Rusya'yla çatışma ihtimalini tartıştı. Metnin önemi, tercihleri romantikleştirmeden imkân ve maliyetleri birlikte hesaplamasındaydı.
Bu yöntem Türk siyasal düşüncesinde önemli bir değişime işaret ediyordu. Namık Kemal'in dilinde siyaset güçlü bir ahlaki enerji taşır: Hürriyet insan onurunun, vatan sevgisi fedakârlığın, meşveret adaletin gereğidir. Akçura ise siyaseti yalnız olması gereken üzerinden değil, mümkün olan üzerinden de düşündü. Hangi toplumsal güç hangi siyaseti destekleyecektir? Hangi tercih devleti güçlendirecek, hangisi dış müdahaleyi artıracaktır? Nüfusun bileşimi, ekonomik çıkarlar ve uluslararası güç dengeleri hangi seçeneği uygulanabilir kılmaktadır? Böylece siyasal düşünce, ahlaki çağrının yanına karşılaştırmalı analiz ve tarihsel olasılık değerlendirmesini ekledi.
Akçura'nın Cumhuriyet'e katkısı, Türkçülüğü tek başına icat etmiş veya Millî Mücadele'nin programını önceden yazmış olmasında aranamaz. Özgünlüğü, milliyet meselesini kültürel uyanış konusu olmaktan çıkararak devletin geleceğiyle ilgili sistematik bir siyasal tercih düzeyine taşımasındadır. Bununla birlikte Cumhuriyet yalnız Türkçülüğün kurumsal zaferi değildir. Millî Mücadele'nin meşruiyeti, etnik kökene dayanan dar bir anlayıştan çok, Misak-ı Millî sınırları içinde yaşayan ve işgale karşı ortak irade gösteren halk fikri üzerine kurulmuştur. Akçura'nın mirası, Cumhuriyet'i kapalı bir kimlik düzenine indirgemek için değil, imparatorluktan ulusal egemenliğe geçişte karşılaşılan........
