Danıştay da Yargıtay’a uydu, çözüm sürecini de AYM’yi de tanımadı: Sil baştan “Barış Akademisyenleri” kararı
Bu ülkede demokrasi, ifade özgürlüğü, evrensel sözleşmeler ve anayasa ile düzenlenen temel hakların kullanımı gibi kavramlar ve başlıklar havada kaldıkça, keyfi ve ideolojik bakışla yorumlandıkça, her istendiğinde yerlere atıldıkça, hiçbir sürecin, hiçbir müzakerenin başarıya ulaşması, demokratik alanın genişlemesi ihtimali yoktur.
Kimse kendini boşuna kandırmasın!
En somut örneği, henüz yeni verilmiş bir karar.
Türkiye’nin demokratik haklar konusunda neden bu durumda olduğunun, neden attığı her adımı sürekli açıklamak zorunda kaldığının somut kanıtı.
Neden hukuk devleti olmayı bırak kanun devleti olmakta bile zorlandığının ispatı…
***
“Barış Akademisyenleri” başlığının çoktan tarih olması, tarihe karışması gerekirdi. Düşünün “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin üzerinden 10 sene geçmiş, Türkiye yeni bir sisteme, yeni bir dünyaya adım atmış, yetmemiş ülkenin demokratik standartlar açısından en tartışmalı dönemlerinden birinde, ülkenin en milliyetçi partisinin liderinin öncülüğünde yeni bir “çözüm süreci” başlatmış ama bu konuyu hala kapatamıyor.
Kapatamıyor zira hamaset her zaman baskın, belli kavramların arkasına soyut gerekçelerle sığınarak adım atsanız da “bayrak, millet, vatan” dediğinizde kimse size hesap sormuyor.
Oysa beklenen anayasaya, evrensel sözleşmelere uyulması…
***
Anayasa Mahkemesi, bu karardan sonra ne yapar bilinmez. Ancak Anayasa Mahkemesi Başkanı olsam, mahkemenin yetkilerinin alınması konusunda girişimde bulunurdum. Zira bir yüksek mahkemenin başına gelebilecek en kötü olay, kararlarının dikkate bile alınmaması. Her fırsatta hiçbir konuda yetkili olmadığının, boşa karar verdiğinin vurgulanması.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Can Atalay kararında bunu yaparak, tam üç kez Atalay’ın milletvekili olduğunu vurgulayan Anayasa Mahkemesi’ni yok saymıştı. Hatta AYM üyeleri hakkında yetkilerini aştıkları için suç duyurusunda bulunacağını açıklamıştı.
Şimdi Danıştay da bu konuda bayrak açtı. Üstelik “Barış Akademisyenleri” dosyasında.
***
Anımsanacaktır, Barış Akademisyenleri’nin imzaladığı 2016 tarihli bildiri, siyasi iktidarın sert tepkisinin etkisiyle olmadık senaryolara konu olmuştu. Yok Bese Hozat talimat vermiş, yok örgütün talimatı ile yazılmış… Olmadık senaryolarla suç icat edilip, akademisyenlere terör davaları açılmıştı.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra da fırsat bu fırsat, bazı rektörler hoşlanmadıkları akademisyenleri, bildiriyi bahane ederek ihraç listelerine aldılar. Darbe gerekçesiyle ilan edilen OHAL, çıkartılan OHAL kararnameleri, “muhalif ayıklama” aracına dönüştü.
Anayasa Mahkemesi ise 2019’da çok net bir karar vererek, bildirinin tek başına terör örgütüyle iltisak ve irtibat bulunduğunun kanıtı sayılamayacağına karar verdi.
Ceza davaları bu tarihten sonra sonlandırıldı. Ancak ihraç edilenler için garip bir tablo ortaya çıktı. Bir bölümü görevlerine iade edilirken, bir bölümü edilmedi. Buna gerekçe olarak da bildiriye imza atmak dışındaki farklı eylemleri gerekçe gösterildi.
Bugüne kadar sadece bildiriye imza atmak, tek başına göreve dönememe nedeni sayılmıyordu. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, bu yolla aşılıyordu.
Ancak Danıştay 5. Daire, bu eşiği de aştı.
***
Danıştay, Yargıtay’ın Can Atalay kararını emsal göstererek Anayasa Mahkemesi’nin “süper temyiz mahkemesi olmadığını”, ihlal kararlarına uyulması gibi bir zorunluluk bulunmadığını belirtti ve sadece bildiriye imza atmanın tek başına üniversiteden atılmak için yeterli olduğuna hükmetti. Karar, ikiye karşı üç oyla alındı.
Karara bakalım.
Danıştay 5. Daire’ye gelene kadar aslında dosyanın diğer dosyalardan farkı yoktu. Yerel mahkeme, AYM kararını gerekçe göstererek, ihraç akademisyenin göreve iadesine karar vermişti.
İstinaf mahkemesi de bazı davalarda olduğu gibi akademisyenin farklı eylemleri de olduğunu belirterek bu karara yapılan itirazı yerinde buldu. Sözü edilen eylemler bakanlıkla ortak proje yürüten bir derneğin yöneticiliğini yapmak, sosyal medya paylaşımları… Bundan ibaret… Yine de bu tabloya herkes alışkındı.
Temyiz üzerine dosya Danıştay 5. Daire’ye gelince işler değişti.
***
Önce dairenin “tarihe geçecek” tespitlerini sıralayalım:
-Bildiri "Barış İçin Akademisyenler" başlığı altında yayımlanmasına rağmen; içeriği ve dili bilimsel ve akademik olmaktan uzak bir üslupta PKK/KCK'nın jargonu ile yani terör örgütünün kullandığı dil ve kavramlarla kaleme alınmıştır. -Teröristlere yönelik kolluk faaliyetleri halka yapılıyormuş gibi ifadelere yer verilmiştir. Bildiri, PKK/KCK sözde üst yönetiminin "aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın" şeklindeki çağrısından hemen sonra imzalanmış olması manidardır. -…bildirinin içeriğinde 'devletin uyguladığı katliam', 'işkence', 'sürgün', 'kasıtlı ve planlı kıyım' gibi kavramların bilinçli olarak seçilerek kullanıldığı nazara alındığında, davacının örgütle nasıl bir ilişki içinde ve iltisak noktasında buluştuğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır. -…teröristlere karşı mücadele eden güvenlik güçlerinin operasyonlarını sivillere karşı yapılıyormuş gibi gösteren metne imza atarak destek vermesinin davacının terör örgütü ile irtibat ve iltisakını ortaya koyan kesin bir delil mahiyetini taşıdığı izahtan varestedir. -…uluslararası gözlemcilerin de bölgeye gitmesi gerektiği yönünde çağrı yapılarak ülkemiz uluslararası kamuoyu nezdinde küçük düşürülmek ve meseleye uluslararası boyut kazandırmak istenilerek örgütle olan iltisakın ne denli güçlü olduğu izhar edilmiştir -…örgütün faaliyetleri aleyhine bir kelime bile edilmemiş olan metne davacının da imza atarak örgüte destek olması irtibat/iltisak içinde hareket ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. -Böylesine vahim bir metne okuduğunu anladığı kabul edilen akademisyenler değil terör örgütüyle güçlü bir irtibat ve iltisak ilişkisi içinde olmayan hiç kimse imza vermez. -Nitekim metnin içeriğini paylaşmadığının farkına varan akademisyenlerin büyük bir kısmı sonradan imzalarını geri çekmişlerdir. Davacı ise imzasını geri çekmeyerek terör örgütünün amaç ve hedefleriyle güçlü bir irtibat ve iltisak ilişkisi içinde bulunduğunu teyit etmiştir. -Örgütle iltisaklı olanların dışında hiç kimse düşünce özgürlüğü kavramının arkasına saklanarak binlerce insanımızı katleden, devleti ve milleti her bakımdan zarara uğratan terörist faaliyetleri masum gösteremeyeceği gibi teröristlere karşı yürütülen operasyonları halka karşı kıyım ve katliam yapılıyormuş gibi de gösteremez. -Bu bildiride yer verilen kabul edilemez terörü cesaretlendirici teşvikler sayesindedir ki, şehir merkezlerinde yürütülen anılan terör eylemleri uzun bir süre devam edebilmiştir.
***
Benzer “büyük” cümlelerle devam edip gidiyor karar… Yargı kararında zamanlama “manidar” bulunarak yargı oluşturuluyor. Şiddet eylemlerinin bildiri sayesinde devam ettiği gibi soyut varsayımlardan yola çıkılarak hüküm veriliyor. Sadece ifade özgürlüğüne destek vermek için sonradan imza veren yüzlerce destek imzacısı yok sayılarak hakikat eğilip bükülüyor ama bunlar mesele değil elbette bizim ülkemizde!
***
Ama devamı daha ilginç kararın. Zira Anayasa Mahkemesi kararı orada dururken, Danıştay’ın bildiriye imza atmanın tek başına ihraç gerekçesi olduğunu savunması mümkün değil.
Bu yüzden Danıştay, Yargıtay’a uyarak, artık Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararlarına “uymayacağını” ilan ediyor kararında.
Bunu da şöyle gerekçelendiriyor:
Anayasa'nın 153. maddesinde iptal kararlarına tam beş kez vurgu yapılarak bu kararların bağlayıcı olduğu düzenlemesine yer verilmesine rağmen ihlal kararlarına hiçbir atıfta bulunulmamıştır. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruların esasını Genel Kurulca değil, bölümlerce karara bağlar. Bu başvuruların Genel Kurula taşınarak karara bağlanması, kararın hukuki niteliğini değiştirmeyecektir. Başvurunun kabul edilebilirliğine ve esas inceleme sonunda başvurucunun hakkının ihlal edildiğine karar verirse; ya tazminata hükmeder, ya mahkemelerde dava açma yolunu gösterir ya da yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye gönderir. Görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesinin ihlal ve iptal kararlarının hukuki niteliği birbirinden çok farklılık arz etmektedir. Aynı kesinlik ve bağlayıcılık etkisine sahip değildir. Mahkeme kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün iptaline karar verdiği zaman doğrudan sonuç doğurarak uygulanabilen kararlardır… Bu da bağlayıcılık etkisi açısından iptal ve ihlal kararlarını farklı değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. İhlal kararlarının bağlayıcılığına ilişkin Anayasa'da açıkça herhangi bir düzenlemeye yer verilmediği gibi Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile Anayasa Mahkemesine sadece ilgili mahkemelerce yeniden yargılama yapılmasına karar verme yetkisi verilmiştir. Bu nedenle iptal kararları için geçerli olan bağlayıcılık etkisinin, hukuki niteliği farklı olan ihlal kararları için de geçerli olduğu söylenemez. Anayasa ve 6216 sayılı Kanunda bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı, yerindelik denetimi yapılamayacağı, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemeyeceği yasağı getirilerek, ihlal kararlarında Anayasa Mahkemesinin kullanacağı yetkinin sınırları çizilmiştir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bir ihlal kararı kendisine ulaşan mahkemenin Anayasal ve yasal yükümlülüğü, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının uygunluğunu veya yerindeliğini tasdik etmek değil kendisinin tabi olduğu ilgili usul hukukunun imkân ve gereklilikleri çerçevesinde yargısal işlemlere başlamaktır. Kanun koyucu yeniden yargılama konusunda uyuşmazlığın esasını tüm yönleriyle inceleyecek araçlardan yoksunluğu nedeniyle AYM’yi ehil bir mahkeme olarak görmediği için yeniden yargılama görevini işin ehli, uyuşmazlığın esasını inceleme ve karara bağlama kapasitesini haiz adli ve idari mahkemelere bırakmıştır. Anayasa Mahkemesinin; yetkili olmadığı, sadece adli ve idari yargı mahkemelerinin yetkisine giren ve münhasıran kanun yolunda incelenebilecek olan bir konuda karar vermesi, derece mahkemelerinin yetki alanlarına müdahale teşkil edeceği gibi kanuni düzenlemelerin ölçüsüz yorumuyla, kanun koyucunun öngörmediği bir şekilde uygulanmaya başlanması tehlikesini de beraberinde getirir. Bireysel başvuru yoluyla AYM’nin önüne gelen dosyalarda verdiği yeniden yargılama kararlarından sonra yapacağı iş dosyayı ilgili mahkemeye göndermekle sınırlı olup, temyiz mercileri gibi sonraki sürece ilişkin herhangi bir görev ve yetkisi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi süper temyiz hatta temyiz mahkemesi bile olmadığına göre bu noktadan sonra ilgili mahkeme kendi usul kuralları çerçevesinde yargılama yapacaktır. Yargı yolundaki bu mahkemeler suçun unsurlarının oluşup oluşmadığına delilleri değerlendirmek suretiyle Anayasa, kanunlar ve vicdani kanaatlerine göre karar vereceklerdir. Anayasa Mahkemesi, genel yetkili en üst derece mahkemesi olmayıp özel bir mahkemedir ve vazifesi de anayasa hukuku meseleleri ile sınırlıdır. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin E:2023/12611, K:2023/144 sayılı kararında; (Can Atalay kararı-yazar notu) Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru üzerine verdiği ihlal ve yeniden yargılama kararı üzerine "Anayasa Mahkemesi kararına uyulmamasına" şeklindeki kararı da ihlal kararlarının Anayasa'nın 153. maddesindeki iptal kararlarıyla ilgili bağlayıcılığın dışında kalan karar olmasının bir örneğini teşkil etmektedir. Kaldı ki, bir fiil düşünce açıklama hürriyeti kapsamında değerlendirilip ceza hukuku bakımından suç teşkil etmese bile terör örgütleriyle daha az yoğun bir ilişkiyi ifade eden irtibat veya iltisak açısından yeterli görülmektedir. Bu çerçevede davacı hakkında tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.***
Belki MHP lideri Devlet Bahçeli de kararı inceleme fırsatı bulur. Yargıtay’ın AYM’yi yok sayan Can Atalay kararını destekleyen MHP’li hukukçular da…
TBMM Komisyonu üyeleri de okumalı kararı, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da…
Kimse kendini kandırmasın boşuna…
Bu kararla, bu uygulamalarla bir sorunu çözmek niyeti arasında sarsılmaz bir bağ var. Bu bağ yok sayılarak ilerlemek de mümkün değil. Demokratikleşme, bir kenara atılacak tali bir mesele değil.
Yargıtay’dan sonra Danıştay da AYM’nin süper temyiz mahkemesi olmadığını, ihlal kararlarının bağlayıcılığının bulunmadığını ilan etmiş oldu.
Yerel mahkemeler zaten çok önce başlamıştı bu uygulamaya.
Gerekçe de gerçekten trajik…
AYM’nin “yeniden yargılama” kararı sadece yeniden yargılama yapılması anlamına geliyormuş! Sanki AYM ya da AİHM, bu kararları verirken yargılamanın yenilenmesinin nedenlerini ortaya koymuyormuş, ölçüleri belirlemiyormuş gibi… Bilmeyen için mantıklı gerekçeler!
Durum ortada. 10 yıl önce sadece bir bildiriye imza atan akademisyenler bütün bunlara maruz bırakılırken af cenneti Türkiye’de azılı suçlular, itibarları da iade edilerek makamlarda ağırlanıyor.
Sonra da kürsülere çıkılarak demokrasi nutukları atılıyor.
Belli ki herkes sadece kendine özgürlük istiyor. Görüş alanında olmayanların ne yaşadığının bir önemi yok!
