Çürümüş kirazlar ve “Şehrin Kara Çocukları”
Eskiden, çok eskiden değil, yaz başını biraz uzattığında kapıdan, yürüdüğün kaldırımlarda kiraz ağaçlarına denk gelirdin.
Hangi kentte olduğun fark etmez, yaz başında adımladığında, kaldırımları benzer birbirine kentlerin.
Ağaçların başını bahçe duvarından uzatan kısmı göz hakkıydı, çocuk hakkıydı, yaz hakkıydı…
İlk kirazı, dalından, ağaçtan yerdin, yazın ilk ikramıydı…
* * *
Şimdi dağılmak üzere olan pazar yerlerinde, ellerinde rengi yoksulluktan solmuş pazar çantaları ile anneler, mevsimi bitmeden çocukları birkaç dal kiraz yiyebilsin diye, yaşamaktan yorgun dolaşıyorlar.
Akşam pazarında bile, mevsimi geçerken bile o kiraz için ödeyecekleri paraya birkaç öğün daha geçirilebileceğinin hesabına tutuşmak zorunda kalıyorlar. Yaz, kiraz demek değil ne zamandır, tezgahlarda çürümüş bir bakış…
* * *
Tam da bunlardan söz ederken, bu dünyaya tahammül edemeyenlerden Yusuf Arslantaş’ı yeniden anlatmak lazım. Ve İletişim Yayınları’ndan çıkan, “Şehrin Kara Çocukları-Badline” adlı öykü kitabını…
“Badline’ın arka sokaklarında kaybettim aklımı. Çok kitap okuduğum söyleniyordu, çok kumar oynadığım ve çok terk edildiğim…”
* * *
Yusuf Arslantaş, kaldırımlara sarkan ağaçlar olmasa, kiraz yiyemeden yazı bitirmek zorunda kalacak olan çocuklardandı.
Atçı Süleyman’ın, Berber Zeki’nin, Beto’nun mahalle arkadaşı…
Ankara’nın belalı semtlerinden Çinçin’de büyümüştü. Büyürken şu duayla dalmıştı uykulara:
“Allah’ım, burada unutulup gitmeme izin verme…”
* * *
Daha önce de anlatmaya çalışmıştım Yusuf’un hikâyesini…
Yusuf’la tanışmamız onun daha küçücük bir çocukken ettiği “unutulup gitmeme” duasını gerçek kılma çabası sayesinde oldu. 2010’da Milliyet gazetesinin Haber Müdürlüğü’nü yaparken bir başka gazetede çalışan foto muhabiri bir arkadaşımızdan gelen telefonla haberdar oldum Yusuf’tan.
Bir haber için bekleyen gazetecileri görünce yanlarına gitmiş, öykü yazdığını, bunları yayımlatmak istediğini ancak ne yapacağını bilmediğini söylemiş, foto muhabiri arkadaşımızın yönlendirmesiyle beni aramış ve sonra hemen yanıma gelmişti.
Gözleri yerde, mahcup ama bıçkın hallerle oturduğu koltukta, öykülerinden söz etmeye başlamıştı. Yakılan sigarayı çaylar, çayları sigaralar izlemiş ve başta bir yere varmayacağı izlenimi edindiğim sohbet bir hikâyeye evirilmişti.
Eksik ve buruk bitecek bir hikâyeye…
Akşam, elime tutuşturduğu öykülerini okumaya başladığımda ise sarsılmıştım. Hem Yusuf’un gerçeklerine hem de o gerçekleri anlatma biçimine… Kısa ve sert yumruklar atıyordu cümleleri. Kendinizi Çinçin’in, Yenidoğan’ın ara sokaklarından kente bakıyor buluyordunuz her cümlede.
* * *
Ama Yusuf’un öyle yazmak için bir yerlere gidecek, işi gücü, okumayı bırakıp sadece kendini edebiyata verebilecek bir hayatı yoktu. Yaşamak için savaşması gerekiyordu.
Yusuf, dostluğumuzu sürdürdüğümüz 15 yıl boyunca bazen arayı açıp, bazen çok kısa tutarak yaptığı düzenli ziyaretlerin her birinde yaptıkları ve yazdıklarıyla beni şaşırtmayı başardı.
Öykülerinin basılmasını istiyordu elbette ama iş üzerinde çalışmaya........
