menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Saraylardan underground sahneye; interdisipliner sanatçı İrem Ertürk Technoballet'yi anlatıyor

10 1
24.01.2026

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

24 Ocak 2026

Üç yaşında başladığı bale serüvenini, Saint Benoît Lisesi ve Galatasaray Üniversitesi gibi köklü eğitim kurumlarından süzülen entelektüel bir birikimle harmanlayan disiplinlerarası sanatçı balerin ve DJ İrem Ertürk, klasik olanı günümüzün dijital ritmiyle buluşturuyor. Kısa süreli bankacılık deneyiminin ardından "asıl kimliğim" dediği sanat dünyasına dönen Ertürk, dünyada bir tek olan ve isim haklarını taşıdığı Technoballet projesiyle sahne sanatlarında yeni bir sayfa açıyor.

Balerinliğin getirdiği disiplini DJ kabininin dinamizmiyle birleştiren sanatçı; "yüksek sanat" olarak konumlandırılan baleyi underground bir ruhla geniş kitlelere ulaştırırken, estetik ve tekniği elektronik müziğin asi doğasıyla harmanlıyor. Geçtiğimiz günlerde dünya prömiyerini gerçekleştiren Ertürk; kurumsal hayattan sahne ışıklarına uzanan yolculuğunu, sosyal medya üzerinden bir araya getirdiği ekibiyle yarattığı kolektif ruhu ve geleneksel baleyi bir "müze sanatı" olmaktan çıkarıp dijital çağa nasıl adapte ettiğini T24'e anlattı.

- İlk olarak seni tanıyarak başlayalım. İrem Ertürk kimdir?

İnterdisipliner bir sanatçıyım; DJ ve bale sanatçısıyım. Biraz arka planıma geri dönersek, aslında üç yaşımdan beri bale yapıyorum. 12 yıllık bale mezunuyum ve MEB sertifikalıyım. Bunun yanında Saint Benoît Fransız Lisesi ve Galatasaray Üniversitesi İktisat Bölümü mezunuyum. Kısa bir süre bankada çalıştım. Aslında bu tamamen, nasıl desem, aile mirası... Bizim aile iktisat mezunu ve bankacı olduğu için ben de ilk başta bu yolu tercih etmeyeceğimi bilsem de denemek istedim.

Bunu denerken bile, yani yaklaşık 22 yaşlarımdayken Technoballet fikri hep aklımdaydı. Henüz daha yapılmamış bir fikir olduğu için açıkçası biraz çekiniyordum. Çekindiğim için de bunu yapıp yapamayacağımı düşündüğüm süreçte bankacılığı, kurumsal hayatı ve o profesyonel yaşamı birazcık deneyimlemek istedim. Sonrasında da zaten asıl kimliğim olan sanatçı kimliğimle hayatıma devam etmeye karar verdim. Bu enteresan bir başlık da olabilirdi: "Bankacılıktan Sanatçılığa". Ama benim üç yaşımdan beri hayatım sanat olduğu için aslında ben şöyle tanımlıyorum: Sanatçılıktan bankacılığa, bankacılıktan tekrar sanatçılığa diyebiliriz.

- Geçtiğimiz günlerde dünya prömiyerini yapan —ki ilerleyen süreçte bunu daha da açacağız— Technoballet fikri nasıl doğdu?

Aslında bunu çok fazla şekilde anlatabilirim ama en genel, en özet haliyle; dediğim gibi zaten balerindim. Üniversite yıllarında elektronik müziğe inanılmaz hayranlık duymaya ve dinlemeye başladım. İyi bir dinleyici olduğumu söyleyebilirim. O sıralar etnik müzik dinleyerek başlamıştım ve Türkiye’deki, yurt dışındaki çeşitli konserlere, mekanlara gidiyordum. Buralara gittiğimde DJ olmak istediğime karar verdim ve hemen bir DJ’lik eğitimi aldım. Eve setupımı aldım ve bu işin içine girmeye başladım.

Bu işin içine girdikten sonra elektronik müzik ve klasik müziğin benzerliklerini, tamamlayıcı noktalarını fark etmeye başladım. Mesela o sıralar elektronik müzik daha sözsüz ve vokalsizdi; klasik müzik de öyle. Elektronik müziği insanların sevmesinin sebeplerinden bir tanesinin, duyguları yansıtabilmesi ve açığa vurmaya yarayan o karakteri olduğunu düşünüyorum. Dedim ki: "Bale klasik müzikle yapılıyor ama elektronik müzikle de yapılabilirdi." Coşkuyu, dinamizmi, o rebel (asi) ruhu bale ile vermek nasıl olurdu? Bale buna aracılık edebilir mi ya da balenin vermek istediği hissi elektronik müzik verebilir mi?

Bunları araştırmaya başladım ve bir gün Türkiye’de bir mekanda DJ’lik yaparken, "Neden baleyi de buna katmıyorum? Neden biz baleyi de elektronik müzikle sahnelemiyoruz?" dedim. Sonra bir düşündüm; buna bir koreografi yapılabilir mi? Bizim şu anki Technoballet koreografımız Lagün Şengelen ama o sıralarda kendisini henüz tanımıyordum ve açıkçası tek başımaydım. O tek başıma olduğum süreçte evde kendi kendime elektronik müzikle bale yapmaya başladım. Vuruşların, ritimlerin ve BPM’lerin (vuruş hızı) aynı olduğunu gördüm. İkisi de sözsüz, ikisi de bir şey anlatıyor. "Bununla da bale yapabilirsin" dedim ve bu serüven böyle başladı.

- Ekibi nasıl bir araya getirdin?

Açıkçası ben iktisat mezunu olduğum, bankada çalıştığım ve bir bale okulundan mezun olduğum için —yani konservatuvar mezunu olmadığım için— hiç sanatçı veya dansçı arkadaşım yoktu. Herkesi Instagram’daki fotoğraflarını ve paylaşımlarını inceleyerek buldum. Hepsine yazdım; "Böyle bir proje yapacağım, çok ciddiyim, bir 'company' (topluluk) gibi çalışacağız ve prömiyer yapmayı hedefliyorum. Bu fikre sıcak bakar mısınız?" dedim. Ekipteki herkes sıcak baktı ve biz aslında bu şekilde bir araya geldik.

İçlerinden sadece Lagün Şengelen’i ve Yağmur Uzşen’i tanıyordum. Yağmur, Mimar Sinan’da öğrenci, biz onunla takipleşiyorduk; sağ olsun bu fikri kabul etti. Onun dışında Lagün Şengelen vardı. O da zaten yıllardır takip ettiğim, çok beğendiğim, yurt dışında da sahne almış bir balerin, koreograf ve hocadır. Bu yolda da koreografimizden tutun tüm çalıştırıcılığımıza, sahne düzenine ve kostümlere kadar bana en çok destek olan dostum ve iş arkadaşım Lagün Şengelen’dir. Onun dışında dediğim gibi tüm ekibi sosyal medyadan buldum ve iyi ki de bulmuşum; harika bir ekip olduk.

- "İkisi de bir şey anlatıyor" dediğin için bu soruyu sormak istiyorum: Sahnede bir olay örgüsü mü izliyoruz? Yoksa seyircilere, "Gelin ritmin içinde kaybolun ve estetik bir dans görün" mü diyorsun?

Aslında biz "Gelin ritmin içinde kaybolun" diyoruz ama o ritmin, o setin de bir hikâyesi var. Biz buna Lagün’le birlikte karar verdik. Müzikleri ben seçiyorum, müziğin verdiği hisse göre bir koreografi yapıyoruz. Yani, "Bir aşk hikâyesi anlatacağız, bunu da bu müzikle yansıtalım" şeklinde ilerlemiyoruz. Ben bir saatlik bir set oluşturuyorum; bu setin temasını elektronik müziğin verdiği his belirliyor. Elektronik müzik dinleyicileri bunu çok iyi anlar; o gece performansa gittiğinde bir şey hissedersin. Bizim temalarımız genelde güç, dinamizm, bireysellik ve özgürlük üzerine.

Mesela boks temalı bir dansımız var, çok sevildi; Lagün’ün koreografisidir. O dans için Lagün’e, "Bana çok güçlü, savaşçı ruhumuzu gösteren bir şey yap" demiştim. Lagün de onu o kadar güzel anlattı ki... Yani baştan sona bir aşk hikâyesi ya da Kuğu Gölü, Fındıkkıran gibi bir tema yok; her dansın ayrı bir hikâyesi ve setin verdiği bir his var.

- Buna başlarken aklında klasik olana bir başkaldırı ama klasiği de temelde tutan bir fikir var mıydı?

Hayır, ben baleye ya da elektronik müziğe başkaldırı olarak bakmıyorum. Aslında bu tarz yenilikler 1980’lerden beri balede var. Modern bale ve çağdaş bale diye disiplinler zaten mevcut. Özellikle Amerika’da ve Berlin’de insanlar çıplak ayakla veya çorapla dans ediyor; bu modern danstan farklı, bildiğimiz balenin günümüze uyarlanmış halidir. Bizde kesinlikle baleye karşı bir başkaldırı yok. Tam tersi, iki sanatı da olduğu gibi bırakıyorum. Bale olduğu gibi, elektronik müzik olduğu gibi kalıyor; birlikteyken yepyeni bir şey yaratıyorlar.

Bizim getirdiğimiz yenilik aslında bir çağa uydurma süreci. Mesela bale artık oturularak izlenirken insanlar bazen sıkılıyor; bir şeylerle uğraşmak, telefonlarını ellerine alabilmek istiyorlar. Bizim seyircilerimiz ayakta; içkilerini içebiliyorlar, telefonlarına bakabiliyorlar, sohbet edebiliyorlar. Hem kendileri dans edebiliyorlar hem de profesyonel dansçıları izleyebiliyorlar. Başkaldırıdan ziyade bir çağa uyum sağlama diyebiliriz.

- Klasik bale eğitimi almış bir sanatçı için o teknonun sert ritminde dans etmek nasıl bir deneyim? Zor mu, kolay mı?

Aslında insanlar klasik baleyi sıkıcı ve yavaş sanıyorlar. Halbuki balerinler bunun bir atletizm gerektirdiğini çok iyi bilir. Bale bir sanat olduğu kadar aynı zamanda bir spordur; onu spordan ayırmanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Balerinler Kuğu Gölü’nde bazen 150-160 BPM’lerde dans ederler. Mesela Siyah Kuğu’nun (Black Swan) kodasında baş dansçı inanılmaz bir hızla döner, atlar ve sıçrar. Bale sanıldığı gibi ruhsuz veya yavaş bir şey değil. Ben balenin bu gerçek, enerjik karakterini insanlara göstermeye çalışıyorum. Bizim hiçbir dansçımız zorlanmadı, hatta klasik eserler teknik mükemmeliyet ve çabukluk gerektirdiği için onlara bu tempo daha basit bile geliyor.

- Klasik balenin geleceğini nerede görüyorsun? Sahne sanatları arkaikleşiyor mu, müzelik bir sanat haline mi geldiler?

Müzelik eser kısmına asla katılmıyorum. Bence yüz yıl daha geçse Kuğu Gölü, Fındıkkıran, Uyuyan Güzel gibi eserler devam edecek. Fakat klasik baleyi görsel sanatların (visual art) gelişmesiyle birlikte farklı bir noktada görüyorum. Bu benim hayallerimden biri: Kuğu Gölü eserinin elektronik müzik remiksleri yapılarak, daha dinamik, arkada dijital görsellerin olduğu, insanları sıkmayacak ve günümüze adapte eden bir versiyonu üretilebilir. İnterdisipliner işler ortaya çıkacak; dekor yerine dijital ekranlar, klasik müziğin yerine elektronik remiksler gelecek. Teknik açıdan klasik bale bence hep kalacak ama prodüksiyon kısmı değişecek.

- Seni izlemeye gelen seyirciye........

© T24