menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İnci Türkay 'Liste' oyununu anlattı: Tiyatro bir başkaldırıdır, bir dert anlatmadır

26 0
11.04.2026

Kanadalı yazar Jennifer Tremblay'in kaleme aldığı Liste, kusursuzluk çabasıyla kendi zihnine hapsolan bir kadının sarsıcı vicdan muhasebesini ele alıyor. Oyun, Londra'da gerçekleştirdiği dünya prömiyerinin ardından Mart ayında Ankara ve İstanbul seyircisiyle de buluştu. Liste, Türkiye'nin gönlüne Sihirli Annem dizisindeki Betüş karakteriyle taht kuran İnci Türkay'ı uzun yıllar sonra yeniden tiyatro sahnesine taşıdı.

Modern kadının üzerindeki zihinsel yükü ve toplumsal baskıyı sarsıcı bir dille işleyen yapımın başrol oyuncusu İnci Türkay; Liste oyununu, Londra'daki hazırlık sürecini ve 15 Mayıs'ta vizyona girecek olan Sihirli Annem: Periler Okulu filmini T24'e anlattı.

Söyleşinin tamamını dinlemek için tıklayın

- İlk olarak, Liste oyunu seyirciye tam olarak nasıl bir hikâye anlatıyor, onu sizin pencerenizden biraz dinleyebilir miyiz?

Liste oyunu bir vicdan muhasebesini anlatıyor; bir yüzleşmeyi, hepimizin içindeki aslında o kırılmaları anlatıyor. Çok katmanlı bir metin. Bir kadın hikâyesi gibi gözükse de aslında bence kadın-erkek fark etmiyor. Hepimizin hayatında atladığı, unuttuğu, ertelediği işlerin başkalarının hayatına nasıl etki edebileceğini çok güzel anlatıyor. Ayrıca hepimizin üzerindeki yükleri; sadece fiziksel yükleri değil, duygusal yükleri ve bunları taşımakla yükümlü olduğumuzu, bu sorumluluğun bize nasıl döndüğünü, nasıl yansıdığını anlatıyor. Çok şey anlatıyor aslında. Yüz kişi seyrediyor oyunu, yüzü de başka bir şey anlıyor. Bu çok güzel bir şey bence.

- Bu ödüllü metni Türkçeye uyarlama fikri nasıl ortaya çıktı ve o süreç nasıl oldu?

Ben uzun zamandır Londra’da yaşıyorum. Orada tabii ki tiyatro yapamadım uzun süre. Çünkü hem vize için, orada kalıcı oturum alabilmek için bir sürü şartlar vardı. İnci's Drama Club var, çocuklarla yaratıcı drama çalışıyorum filan. Fakat tiyatro aşkı hiç bitmiyor, devamlı içimde. Sürekli tiyatro metni okuyorum. Bir gün bu metni okudum. O kadar çarptı ki beni, "Ya ben bunu oynamam lazım, her şey yoluna girince bunu oynayacağım" dedim. Bu metni bulalı üç sene kadar oldu. Ondan sonra orada yaşayan yönetmen arkadaşım Ayşegül Hardern'e okudum. Daha üçüncü cümlede o da "Yapmamız lazım bu oyunu" dedi. Artık hayatımda her şey yoluna girmişti, bir sıkıntımız kalmamıştı. Aslında metnin orijinali Fransızca. Ben Fransızca bilmiyorum ama İngilizcesini okumuştum. Oyunun çevirmeni Lal Selin Atakay'dan Fransızca aslından bir Türkçe çeviri rica ettik. Sonra İngilizceden Türkçeye de çevirdik; onları karşılaştırdık, mukayese ettik. Metin hiçbir şey kaybetmesin diye... Çünkü çok edebi bir dili var, çok şiirsel yazılmış, biraz ezber bozan bir metin. Sonra Türkçesi de içimize sinince "Bu hikâyeyi Türkiye'de anlatalım" dedik.

- İlk olarak Londra’da prömiyerini yaptınız. Geçtiğimiz hafta ise İstanbul ve Ankara prömiyerlerini yaptınız.

Evet, önce Ankara Tatbikat Sahnesi'nde 13 Mart’ta prömiyer yaptık. Ardından 29 Mart’ta Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde yaptık.

- On yıldan fazladır sahnelerden uzak olduğunuzu, Londra’da yaşadığınızı söylediniz. Neden bu kadar ağır ve tek kişilik bir metinle geri döndünüz?

Bu zaman zarfında çok biriktirdim galiba. Tabii çok oyun seyrettim; Londra'da West End'te veya diğer tiyatrolarda inanılmaz güzel oyunlar, dünyanın her yerinden gelen prodüksiyonlar izledim. National Theatre oyunlarını izledikçe insanın ufku ve vizyonu daha çok genişliyor. Gerçekten bir derdi olan oyunları çok seviyorum ben. Tiyatronun da bunun için yapılması gerektiğini düşünüyorum. Tiyatro aslında bir başkaldırıdır, bir dert anlatmadır. Bu oyunun ciddi bir derdi var; ciddi bir dert anlatıyor, insanlara ses oluyor. Onun için oynamak istedim. Tabii ki tek kişilik olması çok korkutucuydu. Oyunun katmanları çok zor, metin çok zor, her şeyi çok zor. Ama ben galiba biraz zorlarla mücadele etmeyi seven bir insanım. Hayatımdaki işlere baktığımızda hep böyle bir yeniden başlama... Tam inşa etmişken hayatımı bir kalemde silip atıp tekrar sıfırdan başlama... Kendi kendimle böyle yarışmayı çok seviyorum. Çok büyük risk ve cesaretti aslında. Ayşegül Hardern beni bu oyunda çok cesaretlendirdi. "Yapalım mı? Tamam, çok zor olsun, en zoru olsun ama en güzel derdimizi anlatalım" dedik ve kalkıştık böyle bir şeye.

- Yıllarca evlerimize konuk olan o tanıdık, neşeli yüzü bir kenara bırakıp; sahnede başlarda seyircinin empati kurmakta epey zorlanacağı 'kusurlu' bir kadını oynamak bir oyuncu olarak size nasıl bir özgürlük alanı açtı?

Müthiş bir özgürlük alanı. Çünkü dediğiniz gibi benimle büyüyen kuşak, benden sonraki kuşak, şimdiki çocuklar... Ben anlamıyorum, Sihirli Annem'i ne kadar kuşak seyrediyor! Hakikaten "7'den 70'e" dedikleri cinsten; bugünün çocukları da inanılmaz izliyor ve tanıyor, ona da şaşırıyorum. Hadi sizler benimle büyüdünüz de, şu andaki 7-8 yaşındaki çocuklar da biliyor. Ve orada tabii gördüğümüz bir kusursuz anne var; herşeyi hallediyor, parmağını şıklatıyor, mutluluk saçıyor ve hata yapmıyor, hataları toparlıyor. Burada ise tamamen gerçek, kusurlu, hata yapan, düzeltmeye çalıştıkça daha da dağılan bir kadını oynamak tabii ters köşe bir rol, ters köşe bir metin. Bu çok hoşuma gitti. Bütün Türkiye beni Betüş karakteri çerçevesinde tanıyor. Normalde tiyatro hayatımı ve tiyatroda oynadığım rolleri bilenler, benim başka karakterler oynadığımı da bilirler. Ama tiyatro bir kişiye ulaşıyorsa televizyon bin kişiye ulaşıyor. Dolayısıyla bu oyunu tercih etmem biraz o üstümdeki Betüş karakterini zorlamak, tersine bir şey yapmak, özlediğim o mücadeleyi ve kendimle olan yarışı tetiklemek içindi.

- Bitmek bilmeyen liste takıntısını kadınlar üzerindeki toplumsal baskıya karşı gizli bir öfke olarak okuyabilir miyiz?

Biz Ankara Tatbikat Sahnesi’nden sonra söyleşi yaptık, inanılmaz yorumlar çıktı. Sizin bu tespitiniz de çok doğru, kesinlikle katılıyorum. Onun dışında empati kurarak kendisiyle özdeşleşen yorumlar da çok geldi. Telefonlarına sarılanlar oldu, "Atladığım bir mesaj var mı? Açmadığım bir telefon var mı? Başka birinin hayatına nasıl etki ettim acaba? Neyi atladım, neyi kaçırdım, neyi düzeltebilirim?" diye.

Çok yük var üstümüzde. Toplumsal olarak büyük baskılarla aslında hepimiz farkında olmadan yaşıyoruz. Kadın-erkek fark etmiyor; erkeklerin de ayrı yükleri var, kadınların da. Tabii ki kadın "anne" figürüyle birleştiği zaman daha da çok yük biniyor üstüne. Bir evde her şey oluyor ama nasıl oluyor? O düzen nasıl devam ediyor? Nasıl çamaşırlar yıkanıyor, bulaşık makinesi boşalıyor, yemek pişiyor, alışveriş yapılıyor, çocuklar okula gidip geliyor... O düzen devam ederken annenin kendi işi de oluyor, çalışıyor. Bütün bunlar bir yük; çok yük ve aslında zihinsel yük. Fiziksel gibi gözükse de; mesela benim aklımda fiziksel yük hiçbir şey değil. Makineyi boşaltmak, onu bunu yapmak dert değil. Ama bunların yapılması gerekliliği fikri var ya beyinde sürekli... "Yapacaksın, bunlar senin görevin, yapacaksın." Bu baskıyı çok ağır hissediyoruz hepimiz. Ve burada en ufak bir detay kaçtığı zaman işte nelere mal oluyor? Oyun aslında onu çok güzel anlatıyor ve ondan sonraki vicdan muhasebesi bence oyunda çok güzel işleniyor.

Ayrıca çok spoiler olmasın ama belki de o atladığı işi yapsaydı da sonuç değişmeyecekti. Ama öyle bir baskı var ki üzerimizde, hemen kendimizi suçlayıp yargılamaya başlıyoruz. Bence oyun bunun da altını çok güzel çiziyor.

- Bir de ekibinizi sormak istiyorum. Ekibinizin neredeyse yüzde 90'ı kadınlardan oluşuyor. Bu yoğun kadın enerjisi, karakterin o dünyasını kurarken sizi nasıl besledi?

Çok faydalı oldu. Kadın olarak ekip bir araya geldiğinde ve kendi hayatımızdan örneklerle konuştuğumuz zaman... Öyle enteresan ki; bir yemek yiyorsunuz herkes farklı bir tat alıyor, bir film seyrediyorsunuz herkes başka bir şey yakalıyor. Onun için birlikte olmak, beyin fırtınası yapmak ama özellikle kadın gözünden bunları yapmak çok kıymetli. Çünkü ne olursa olsun sahnede tek başına bir kadın var; adı bile yok o kadının zaten. Caroline’in adı var ama onun yok. Bunları tartışmak, değişik perspektiflerden bakmak, pek çok parametreyi bir araya getirip onlarla iletişim kurmak, süslemek ve böyle bir senteze varmak bir kadınla çalışırken çok faydalı oldu gerçekten. Ama sonra bütün bu sentezleri iki tane erkek gözüyle besleyip özetleyince, bütünleştirince bence daha da güzel bir şey çıktı ortaya.

- Caroline karakterine karşı isimsiz karakterimiz aslında bir duvar örüyor. Burada yine bu benim okumam, lütfen yanlışsa düzeltin: Acaba komşuluk, kız kardeşlik, arkadaşlık ve diğer o ilişkilerin günümüz dünyasında nasıl yok olduğunu da aslında ortaya koymuyor mu?

Koymaz olur mu, çok doğru bir tespit bu. Çünkü karakterimiz şehirden kırsala taşınmış; snob bir karakter. Çalışmış, etmiş, belli ki hoş bir snobluğu var. Beğenmiyor bir kere köyü. Caroline'i önce bir küçümsüyor, dalga geçiyor onunla. Belki mecbur olduğu için onunla bir arkadaşlık kuruyor ama daha sonra Caroline'in dünyasına girdikçe küçümsediği dünyanın aslında basit, sade ve mutlu olduğunu görüyor. Onu bence müthiş kıskanıyor. Onun o dağınıklığını, hayata karşı olan vurdumduymazlığını ama bunlarla mutlu olmasını kıskanıyor. Çünkü bu tarafın obsesif kompulsif bozukluğu (OKB) var; her şeyi kontrol etmeye çalışıyor, her şey düzgün ve mükemmel olsun diye uğraşıyor ama mutsuz. Ama köyde yaşayan, çocukların salyası sümüğüyle darmaduman yaşayan o kadın mutlu; basit bir hayat. Başta küçümserken sonra ona olan hayranlığını, sevgisini ve şefkatini görmeye başlıyoruz.

Bir tane arkadaşı şehirden onu görmeye gelmiyor, sadece Caroline geliyor. Çok güzel replikler var, onları çok seviyorum: "Çok yoğun olmamak lazım, çok yorgun olmamak lazım. Arkadaşlarım çok zeki insanlardır, arkadaşlarım çok meşguldür, onlara ancak cep telefonlarıyla ulaşılır." Öyle değil mi? Günümüz işte. Kimseyle buluşamıyoruz bile. Bir grup kuruluyor üç kişilik; "Şu gün" diyoruz, "Ay onun busu var, bunun şusu var." Kimse kimseye artık çat kapı gitmiyor. "Tak tak, ben geldim" yok öyle bir şey. Herkes çok yoğun, çok meşgul. Adres vermek lazım, saat ve tarih vermek lazım. Ama Caroline'de ve o köy hayatında bu çok doğal. Kapıyı çalıyor, rüzgâra ve karakışa rağmen geliyor ve samimi, sıcacık geliyor, içini döküyor. Kadının oradaki şoklarını anlatmaya çalışıyoruz izleyiciye. Kapı çalınıp Caroline gelince ne kadar şaşırıyor. Ne kadar normal bir şeye aslında ne kadar şaşırıyoruz. Ama hepimiz bu hâle gelmedik mi zaten? Komşuluk öldü, doğal ve spontan buluşmalar öldü. Ne yazık ki her şey mekaniğe gitti. Hayat çok hızlı, herkes çok yoğun; biraz ilişkiler sekteye uğradı maalesef.

Jennifer Tremblay | Fotoğraf: Jule Artacho

- Metnin yazarı oyunun bu hâlini, yani sizin uyarlamanızı gördü mü?

Hayır, görmedi. Sadece fotoğraflardan, videolardan ve kısa kısa notlarımızdan takip ediyor. Kendisi Kanada'da, Quebec'te yaşıyor. Olay gerçek bir hikâye, zaten yazarın kendi başından geçmiş. Gelmeyi çok istiyor, biz de onu misafir etmeyi çok istiyoruz ama onu Kanada’dan getirip çok iyi şartlarda ağırlamak istiyoruz, henüz hazır değiliz. Yapacağız veya biz Kanada’ya gideceğiz bilmiyorum ama bizi çok destekliyor. Instagram hesaplarından paylaşıyor, fotoğraflarımızı çok beğeniyor. Sürekli anlatıyoruz ne yaptığımızı. Çünkü aslında olay, Jennifer Tremblay'in yazdığı o mükemmel mutfak dekorunda geçiyor; metin öyle başlıyor: "Mükemmel bir mutfak dekorunda bir kadın anlatmaya başlar."

Burada tabii Ayşegül'ün (Hardern) kurduğu bir dünya, bir reji var. O bunu tamamen başka yorumladı ve oyun onun için çok çarpıcı başlıyor. Video projeksiyon ve gölgelerle çok destekleniyor; ışık, ses efektleri ve ses tasarımı çok ön planda. Hikâyeyi başka bir tarafından anlatıyoruz biz. Bence bu da oyunu biraz daha vurucu yapıyor. Bir mutfakta oturup anlatsaydım bence bu kadar etkili olmayacaktı, insanların üzerinde bu kadar etki yaratmayacaktı. Çok güzel hayal kurduruyoruz insanlara, bence o da çok etkiliyor. Jennifer Tremblay de çok merak ediyor ve heyecanlanıyor oyunu görmek için.

- Oyunun gerçek bir hikâyeden uyarlandığını söylediniz, bu konuyu yazarla konuşma fırsatınız oldu mu?

Jennifer Tremblay'in başından geçmiş bir hikâye, üç çocuğu var. Gerçek hayatta Caroline'in ismi aslında Natalie. Jennifer Tremblay ile oyunun haklarını almak için iletişime geçtiğimizde önce çok sıcak yaklaşmadı. İngiltere için haklarını daha kolay verdi ama Türkiye için biraz çekingen davrandı, çok tanımıyorlar tabii ki Türkiye'yi. Sonra biz onu çok güzel ikna ettik; bu oyunun burada ne kadar güzel anlaşılacağını anlattık. Neyse, aldık haklarını ve o yazışmalarla başlayan şey aramızda bir dostluğa dönüştü. Ben sürekli yazışıyorum Jennifer Tremblay ile mail üzerinden. Kendisi anlatmaya başladı bir süre sonra; çünkü çok zor bir metin, katmanları çok. Yanlış bir şey yapmamak için soru sorma ihtiyacı duyuyorum. Çok güzel ipuçları verdi. Metinin bu kadar temiz bir anlatım olması bence yazarla birebir konuşa konuşa ilerlememiz sayesinde oldu. Caroline'in gerçek isminin Natalie olduğunu kendisi söyledi. Hatta prömiyerden önce mesajlaştık, bana şöyle dedi: "Her sahneye çıktığında Caroline'i yaşatacaksın, o görecek bizi, yanımızda olacak." Natalie'yi yani, arkadaşı sonuçta. Tabii bu beni iyice duygusallaştırdı.

Nereye gideceği belli olmayan bir hikâye olması beni çok mutlu ediyor. Londra'da da oyundan sonra İngilizlerin seyirci röportajları var; "Liste Sahnede" diye bir Instagram hesabımız var, oradan takip edebilirler. Orada çok doğru seyirci yorumları var. Şöyle diyorlar: "Başta tamamen farklı bir başlangıç yapıyor ve 'Ha bu böyle,' diyoruz. Sonra 'Hayır böyle değil, ama şöyle mi?' derken zaten 60 dakikada hiçbir şey anlayamadan zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Oyun bambaşka bir yere evrilip acayip sürpriz bir sonla bitiyor." Bu beni çok mutlu ediyor.

- Burada şunu da sormak istiyorum; İngiltere'den bahsettiğiniz için... İngiliz seyircisiyle Türk seyircisini kıyasladığınızda arada uçurumlar mı var yoksa çok mu yakınlar?

Uçurumlar yok ama tabii ki orada dünyanın her yerinden gelen; reji ve oyunculuk olarak çok önemli isimlerin sahneye çıktığı oyunlar olduğu için daha tedirgin oluyorsunuz. Çok iyi şeyler, çok lezzetli yemekler yiyorlar ya; onların önüne bir menemen koyunca şaşırabiliyorlar. The Shaw Theatre'da, West End sayılabilecek bir merkezde sahneledik. Çok zor.

Türkiye'de ise seyircimiz çok akıllı, çok empati kuruyor, duygusal olarak çok bağlanıyor; sıcacık, yumuşacık ve daha merhametli, daha hoşgörülü Türk seyircisi. İngiltere biraz daha o anlamda disiplinli ve katı, daha çok korkuyorsunuz seyirciden. Türk seyircisi de çok bilinçli, her şeyi yakalıyor, hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor ama bizim insani tarafımız daha hoşgörülü. Londra'da o biraz daha az tabii. Çok fazla "fine dining" yedikleri için, önlerine konulan yemeklerin hepsi çok iyi şartlarda hazırlanmış olduğu için orada sahneye çıkmak biraz daha korkutucu.

- Aslında benim o "uçurum" dememin sebebi oydu. Şimdi ben 14 Nisan'da Londra'ya gidiyorum. Gitmeden önce oyunlara baktım, akşamlarım boş geçmesin diye. Elli tane falan tiyatro sahnesi çıktı önüme.

En az 50 tane!

- Bir şeyler izleyeyim akşamların boş geçmesin diye oyunlara bakıyorum, her türlüsü var. Yani National Theatre'da klasik bir eseri izlerken, Old Vic'te Gugu Kuşu'nun, Almeida'da da Bir Bebek Evi'nin çağdaş yorumlarını izleyeceğim.

İnanılmazdır, yetişemezsiniz. Old Vic muhteşem bir tiyatrodur, hakeza Young Vic de öyle. National Theatre'ın bütün prodüksiyonlarına zaten gözünüz kapalı gidebilirsiniz. Müthiş bir sektör tiyatro Londra'da. Müzikalleri ayırıyorum, o zaten bambaşka bir boyut, teknoloji ve eğitim olarak oraya ulaşmamıza imkân yok bence. İnanılmaz donanımlı oyuncular… Ben ilk 1997-98 yıllarında Londra’ya gidip Phantom of the Opera seyrettiğimde konservatuvardan yeni çıkmıştım; döndüğümde arkadaşlara "Onlar oyuncuysa biz oduncuyuz, ormana gidelim; bence bu işi bırakalım biz" demiştim. Çünkü gerçekten o başka bir boyut.

Ama normal dramalarda yine çok donanımlı oyuncular, çok çağdaş, çarpıcı ve cesur yorumlar var. Ve seyirci buna çok açık, bütün tiyatrolar dolup taşıyor. Mesela Türkiye'de bilet satmak bazen gerçekten zor oluyor; insanlar çok seviyorlar, istiyorlar ama bilet fiyatları, ulaşım vesaire gibi sıkıntılar yaşıyorlar. Orada insanlar bunu bir alışkanlığa dönüştürmüş; yemek yemek gibi. Tiyatroya gitmezse aç kalacak gibi... O tiyatroyu hayatın önemli bir parçası olarak görüyor, ekstra bir harcama olarak görmüyor Avrupa'daki, özellikle İngiltere'deki seyirci. Onun için yer bulamıyorsunuz, şimdiden ayırtın yerlerinizi. Bizim mahalle tiyatrosunda bile yer yok mesela.

- Ayrıca yabancı bir metni Türkiye'ye getirdiğiniz için de teşekkür ederim. Çünkü biz bu metinleri izleyebilmek için Edinburgh Fringe Festivali'ne, Avignon Festivali'ne gidiyoruz. Kanada'daki bir yazar ne yapmış diye görmek için yurt dışına çıkarken siz onu bize getirdiniz.

Çok teşekkürler, bence çok önemli bir şey söylediniz. "Bu Türk seyircisine biraz uzak mı acaba?" gibi birkaç yorum duydum; ne güzel, eğer uzaksa da zaten biz bunu yapmak istiyoruz. Değişik metinler, değişik bakış açıları, farklı perspektifler, farklı ezberler ve disiplinler... Sanatı çeşitlendirmek gerekiyor; hep bildiğimiz oyunları evirip çevirip oynamak değil. Onun için bu söylediğiniz şey çok kıymetli. Türkiye haklarını almak ve Türkçe oynamak için çok mücadele ettim. İnşallah oyunu çok gezdireceğiz, Türkiye'nin bütün illerine götürme hayalimiz var.

- O zaman hemen takvimi sorayım, belli mi?

Mayıs ayında İzmir'de İstinyeArt'ta oynayacağız ama tam günü salondan bekliyorum. Bu sezonun sonuna geldiğimiz için önümüzdeki sezon daha hızlı bir takvimimiz olacak; eylülde hepsini duyururuz. İzmir seyircisi mayıs ayı için İstinyeArt'ı takip edebilir.

- Bitirmeden son bir soru daha soracağım; metroda gelirken önüme düştü: 15 Mayıs'ta Sihirli Annem: Periler Okulu filminiz vizyona giriyormuş. Hem bu yeni filmde bizi nasıl bir hikâye bekliyor, hem de Sihirli Annem "Betüş" gibi bir karakter nasıl böyle kült bir karaktere dönüşebildi?

Bence o dönemde bu alanda çok büyük bir açık vardı, hâlâ da var. Çocuk işlerine, hayal gücüyle örülen projelere çok ihtiyaç duyuyoruz. Büyük düşünmeye de öyle... Ben hep şunu söylerim: Filleri griye boyamasınlar; bırakın yeşile, pembeye boyasınlar. Bulutlar sadece mavi olmasın; mor olsun, kırmızı olsun.

Bu, bizim sınırları biraz zorlayan, hayal dünyamızın kapılarını açan bir iş ve bu tarz projelere çok ihtiyacımız var. Ayrıca hepimiz bazen parmağımızı şıklatıp bir şeyleri düzeltmeyi, hayatı kolayca yoluna koymayı düşleriz; huzura, mutluluğa ve pozitifliğe hem ülkece hem de dünyaca çok ihtiyacımız var. Harry Potter gibi fantastik yapımların bu kadar tutma nedeni de bu: Hayal etmek çok güzel bir duygu. Hayal kurduğunuzda daha büyük düşünüyor, daha geniş bir vizyona sahip oluyorsunuz. Hayalleri kısıtlamak, onları bir kalıba sokmak kolaydır; ama o kalıbın içinde büyüyemezsiniz.

Sihirli Annem de tam olarak böyle bir iş. Betüş karakteri ise tüm bu özellikleri barındırıyor; hayal edebileceğimiz en güzel şeyleri yapıyor. Düşünsenize, hayatta sihirli olmayı kim istemez? Bana "Hayatta tek bir dilek hakkın olsa ne dilerdin?" diye sorsalar, herhalde sihirli olmayı dilerdim. Çünkü o zaman her şeyi yapabilirim; "çok param olsun" ya da "sağlığım olsun" demek yerine, sihirli olup hepsini kendim hallederim.

Betüş hem sihirli hem de çok samimi bir karakter. Şahane bir anne; her şeye karşı olumlu, tahammüllü, şefkatli, fedakâr ve iyi bir dost. Daha ne olsun? Bu yüzden de 'idol' bir anneye dönüştü. Çocuklar annelerine "Betüş gibi ol" diyorlarmış; birçok anne de bana gelip bunu anlatıyor. Bu karakteri bu kadar sevdirebildiğim için ne mutlu bana…

Tabii bu bir ekip başarısı. Tiyatroda da televizyonda da tek başınıza hiçbir şey yapamazsınız; mutlaka bir ekibiniz olmalı. Sihirli Annem, başından sonuna tüm karakterleriyle ve hikâyesiyle sıcacık, sevgi dolu bir iş olduğu için kült olmayı hak etti. Gereken değer ve önem de verildi ki bugün hâlâ "Sihirli Annem nerede?" diye soruluyor. Biz ikinci filmi çektik; ilk film o kadar çok izlendi ki, buna biz de şaşırdık. Ama bu ikinci film, çok keyifli oldu, bence birincisinin de üstüne çıkacak çünkü Periler Okulu. Hikâye okulda geçiyor ve seyirciyi harika sürprizler bekliyor. Sevgili Doğa Rutkay ve Bekir Aksoy gibi konuklarımız da var. Yine iyilik ve güzelliğin kazandığı, tam da ihtiyacımız olan o atmosferi izleyeceğiz.

Künye

Oynayan: İnci Türkay
Yazan: Jennifer Tremblay
Yöneten: Ayşegül Hardern
Çeviren: Lal Selin Atakay
Işık Tasarımı: Ayşe Sedef Ayter
Ses Tasarımı: Cem Tuncer
Hareket Koçu: Stephen Rahman-Hughes
Dekor Konsept Tasarımı: Ayşegül Hardern
Dekor Uygulama: Gülfem Özdoğan
Kostüm Uygulama: Wonder Kostüm
Prova ve Sahne Fotoğraflama: Mihri Manap Sunmaz
Işık Operatörü: Ekrem Kelebek
Kreatif Danışmanlık, Afiş ve Video Tasarımı: Baran Gündüzalp
Sahne Amiri: Damla Sezgin
Medya ve İletişim Yönetimi: Salt & Pepper Project

Antre Tiyatro Söyleşileri

1. Bölüm

2. Bölüm

3.Bölüm

4.Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm

8. Bölüm

9. Bölüm

10. Bölüm

 


© T24