Latin Amerika solunun fay hatları: 10 başlıkta 2026’ya bakış
Diğer
T24 Haftalık Yazarı
08 Şubat 2026
Latin Amerika’da “pembe dalga” olarak da anılan sol dalga, 2000’li yılların başından bu yana iniş çıkışlarıyla bölge siyasetini şekillendiren en temel unsur olmaya devam ediyor.
“Solcu” olarak tanımlanan bölge hükümetlerinin birbirinden farklı hedef ve pratikleri yüzünden onları genel bir sol profil altında gruplandırmak kolay değil. Yine de bugüne kadar pembe dalga hükümetleri genellikle iki genel kategori altında ele alındı: Ilımlı sol ve radikal sol.
Buna göre, Brezilya, Şili ve Uruguay örneklerini “ılımlı” yapan başat özellik, bu hükümetlerin devrimciden ziyade “reformist” olarak görülmesiydi. Venezuela, Bolivya, Ekvador ve Arjantin örnekleri ise “popülist” liderlerinden dolayı “radikal” olarak tanımlandı.
Latin Amerika’da yapılan “ılımlı” ve “radikal” ayrımının, Ortadoğu’daki ılımlı İslam-radikal İslam ayrımına benzer şekilde, Batı merkezli bir bakış açısının ürünü olduğunu bu noktada belirtmek gerek. Nitekim solu ılımlı ya da radikal yapan unsur, esasında iktidardaki solcuların küresel kapitalizmle ve ABD ile ilişkileriydi.
2025 yılı hem “radikal” hem de “ılımlı” görülen solcular açısından yenilgilerle doluydu. Ne var ki esas hezimeti ABD hegemonyasına meydan okuyan “radikal solcular” yaşadı. Bolivya’da son yirmi yıldır ülke siyasetine yön veren sosyalist iktidar MAS’ın çöküşü, Ekvador’da Correísmo’nun seçim yenilgisi, Arjantin’de parlamento seçimlerinde aşırı sağcı Javier Milei’nin zaferiyle sol-Peronizmin bir kez daha kan kaybetmesi ve son olarak Venezuela’da Nicolás Maduro’ya yönelik ABD baskılarının sonunda bir devlet başkanın kaçırılmasına varacak ölçüde artması, Latin Amerika’daki sol dalgada sona yaklaşıldığı şeklinde yorumları beraberinde getirdi.
Diğer yandan Latin Amerika’nın belki de en “ılımlı” solcusu olarak görülen Şili Devlet Başkanı Gabriel Boric açısından da işler yolunda gitmedi. Boric hükümetinde bakanlık yapan komünist aday Jeannette Jara, başkanlığı aşırı-sağcı José Antonio Kast’a kaptırdı.
Peki Latin Amerika solunu 2026’da neler bekliyor? Bugün bölgede öne çıkan üç solcu lider var. Birincisi, pembe dalganın en eski liderlerinden biri olan ve 2000’lerin başından bu yana Küresel Güney’in sözcülüğü rolünü üstlenen Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva.
Diğer iki lider ise pembe dalgaya geç katılan ülkelerden. Yukarıdaki haritada görülebileceği gibi, 2015’te Latin Amerika’nın siyasi haritası kırmızıya bürünmüşken Meksika ve Kolombiya’da sağcılar iktidardaydı. Bugün ise bu iki ülke haritaya kırmızı rengini verenler arasında yer alıyor. Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum ve Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, Lula ile beraber bölge siyasetine yön veren liderler arasında.
Ne var ki 2026, bu üç lider için de kolay bir yıl olmayacak. Bu yıl Latin Amerika solunu bekleyen kriz dinamiklerini 10 başlıkta ele alabiliriz.
Donald Trump’ın iktidara dönmesinin ardından Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesiyle Monroe Doktrini’ne gönderme yapması, Meksika Körfezi’nin adını “Amerika Körfezi” olarak değiştirmesi, gümrük tarifeleriyle Brezilya ve Meksika gibi bölgenin güçlü ekonomilerini tehdit etmesi ve Karayiplerde savaş gemilerini konuşlandırması, aslında Latin Amerika solunu yeniden canlandıran bir unsur oldu.
ABD’nin müdahaleci politikaları, merkez sağın bazı isimlerinin bile sert kınamalarla karşılık vermesine, milliyetçi bir duyarlılığın yükselmesine ve bölge genelinde kitlesel gösteriler düzenlemesine yol açtı.
Diğer yandan Trump’ın tehditkâr ve müdahaleci tavrı, ABD-Çin rekabeti açısından da solun faydalanabileceği imkânlar yarattı. Örneğin, Trump, aşırı sağcı eski Başkan Jair Bolsonaro’nun darbe girişimiyle yargılanmasına karşılık olarak Brezilya’dan yapılan ithalatın büyük bölümüne yüzde 50 gümrük vergisi uyguladığında, Brezilya’nın soya fasulyesi ihracatında oluşan boşluğu doldurmak üzere Çin devreye girmişti.
Ne var ki Trump’ın daha da ileri giderek Maduro’nun kaçırılması için operasyon düzenlemesi hem bölgedeki solcu hükümetlere hem de ABD’nin bölgedeki en güçlü rakibi Çin’e karşı çok büyük bir meydan okuma ve güç gösterisi olarak kendini gösterdi.
Sadece Venezuela’nın değil tüm Latin Amerika halklarının egemenliğine karşı gerçekleşen bu müdahale, solun bölge genelinde güçlü bir şekilde örgütlenmesini ve mobilize olmasını gerektiriyor. Çin’in ABD hegemonyasını dengeleyebilecek bir güç olarak kalması da buna bağlı. Zira Latin Amerika pazarı, Çin için ne kadar önemli olsa da Çin ekonomisinin gelişimi açısından o kadar da “hayati” değil. Ancak Latin Amerika solu açısından Çin pazarı neredeyse vazgeçilmez bir unsur.
ABD hegemonyasına karşı dengeleyici dinamiklerin korunması ve bölge genelinde güçlü bir direniş hattı oluşturulması, bundan sonraki süreçte Latin Amerika solunun en zorlu imtihanı olacak gibi görünüyor.
Maduro’nun kaçırılmasının ardından Venezuela’daki durum belirsizliğini koruyor. Bir devlet başkanının eşiyle beraber kaçırılıp yargılanmak üzere ABD’ye götürülmesi, böylesi bir operasyonun yapılabilmesine imkân tanıyan koşulların sorgulanmasını gerektiriyor. ABD’nin elindeki istihbaratın ne kadarının Maduro rejiminin içindeki sızmalardan kaynaklandığı henüz tam olarak netleşmiş değil.
Geçici Başkan Delcy Rodríguez’in kabinede yaptığı değişiklikler, enerji sektöründe dış yatırımları kolaylaştıran reform paketi hazırlığı ve siyasi mahkumların serbest bırakılmasını içeren açılımlar, rejim içerisinde ABD ile önceden pazarlık yapıldığına dair iddiaları güçlendiriyor.
Bu koşullarda mevcut rejim değişmemiş olsa bile Trump yönetiminin Venezuela’da petrol başta olmak üzere istediğini almış olması, solun anlam ve niteliğini tartışmaya açıyor. Dahası mevcut koşullar, Trump açısından önemli bir “prestij” tablosu oluşturuyor. Bu tabloya göre, daha önce (2002’de) Bush yönetimi, Chávez’i devirememişken Trump Maduro’yu en kolay ve masrafsız şekilde devirdi; bununla da kalmadı, rejim değiştirmesine gerek bile kalmadan başkanını kaçırdığı yönetimle uzlaştı ve ciddi bir toplumsal patlamaya yol açmadan istediğini almayı başardı.
Böylesi bir tablo kuşkusuz Venezuela’da ve bölge genelinde solun geleceği açısından en karamsar koşullara işaret ediyor. Latin Amerika solu açısından Venezuela meselesinin masaya yatırılması ve ülkedeki siyasi krizin sebep ve sonuçlarının anlaşılması, önümüzdeki süreçte sol siyasetin stratejilerinin belirlenmesi açısından büyük önem taşıyor.
Venezuela’ya yönelik ABD müdahalesinin sonuçlarıyla en sert şekilde yüzleşecek olacak ülke kuşkusuz Küba. Müdahalenin ardından “Küba başarısız bir millet. Artık onu ayakta tutacak bir Venezuela yok” diyen Trump, 30 Ocak’ta Küba’ya yönelik yeni bir abluka uyguladı. Trump’ın yayımladığı acil durum kararnamesi, Küba hükümetinin eylemlerini “ulusal güvenliğe olağandışı ve olağanüstü bir tehdit” olarak tanımlıyor.
Kararnamede Küba’nın Rusya, Çin ve İran ile iş birliği yaparak “Batı yarımküreyi istikrarsızlaştırdığı” ve Hizbullah ve Hamas gibi uluslararası terörist gruplar için “bölge genelinde güvenli bir ortam yarattığı” öne sürüldü.
Bununla birlikte kararnamede, “Komünist rejim siyasi muhaliflerine zulmediyor ve işkence yapıyor. Küba halkının ifade ve basın özgürlüğünü reddediyor, halkın sefaletinden yolsuzlukla kar sağlıyor” ifadelerine yer verildi.
Acil durum kararnamesinin en önemli özelliği, Küba’ya petrol sağlayan ülkelere ek gümrük vergisi getirilmesini öngörmesi ve böylelikle yaptırımların üçüncü ülkelere yayılmasının önünü açması. Kararname, bu özelliğiyle Clinton’ın 1996’da Küba’ya yaptırımları ağırlaştırmak için yürürlüğe koyduğu Helms-Burton Yasası’nı hatırlatıyor.
Benzer şekilde o dönem Clinton hükümeti, Soğuk Savaş’ın sona erişini fırsat bilerek Sovyet desteğinden mahrum kalan Küba ekonomisine son bir darbe vurmak istemişti. “Özgürlük ve Demokratik Dayanışma” adını taşıyan Helms-Burton Yasası’na göre, Küba’yla ticaret yapan yabancı bir şirkete ABD’de dava açılabilecekti.
Avrupa Konseyi tarafından şiddetle kınanan yasaya İngiltere, Kanada, Brezilya, Meksika ve Arjantin gibi Küba’yla ticaret yapan birçok ülke karşı çıkmış ve sonuçta Helms-Burton Yasası uygulanamamıştı. Bugün de aynı şekilde Trump’ın acil durum kararnamesine sert bir tepki gösterilmesi gerekiyor. Özellikle son yıllarda Küba’ya petrol ihracatını artıran Meksika’nın Trump’ın yaptırımlarına direnmesi çok önemli.
Soğuk Savaş boyunca Küba ekonomisine destek veren Sovyetler Birliği’nin yerini 2000’li yıllarda Venezuela almış, bu da altmış yıldan uzun süredir ABD ambargosu altında ezilen Küba ekonomisine can simidi olmuştu. Venezuela’nın yokluğunda, Küba ile yeni dayanışma stratejileri geliştirmek, Latin Amerika solunun önündeki en önemli ödevlerden biri olmalı.
Latin Amerika ülkelerinde, son dönemde uyuşturucu kartelleriyle bağlantılı olarak artan organize suç oranları, bölgenin en yakıcı yapısal sorunlarından biri olarak öne çıkıyor. Bu durum, 2025 yılında bölgede gerçekleştirilen seçimlerin çoğunda, güvenlik meselesini siyasal tercihleri belirleyen başlıca etkenlerden biri haline getirdi.
Ekvador’da, ülke tarihinde görülmemiş bir şiddet ve güvenlik krizinin yaşandığı bir dönemde yapılan seçimler, sağın “sert güvenlik devleti” söylemini meşrulaştırdı ve böylece ikinci turda muhafazakâr Başkan Daniel Noboa yeniden seçildi. Ekvador’un yanı sıra kısmen........
