menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bana belgeni göster, sana kim olduğunu söyleyeyim: Üniversitelerde kalite ve akreditasyon

44 0
12.10.2025

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

12 Ekim 2025

Türkiye’de yükseköğretim alanında son yıllarda dikkat çeken en önemli dönüşümlerden biri, akreditasyon süreçlerinin yaygınlaşması ve bunun giderek kalite güvencesi standardı haline gelmesidir. Bu eğilim, bir yandan yükseköğretim kurumlarının uluslararası rekabet baskısı ve şeffaflık ihtiyacına cevap verirken, diğer yandan “kalite” kavramının ölçülebilir standartlara indirgenmesi tartışmalarını da beraberinde getirmektedir. Akreditasyonun hızla popülerleşmesi, yalnızca eğitim-öğretim faaliyetlerinin niteliğini artırmaya yönelik bir araç olarak değil, aynı zamanda üniversitelerin küresel yükseköğretim piyasasında konumlanma çabasının da bir yansıması olarak görülmelidir.

Eleştirel bir perspektiften bakıldığında, akreditasyonun Türkiye’de popülerleşmesi, çoğu zaman bürokratik süreçlerin artmasına, biçimsel uyum kaygısının içerikten önce gelmesine ve yükseköğretim kurumlarının özgünlük arayışlarının sınırlandırılmasına yol açabilmektedir. Bu bağlamda, akreditasyonun kaliteyi teşvik eden bir unsur mu, yoksa kurumsal vitrin için başvurulan bir meşruiyet aracı mı olduğu sorusu, tartışılması gereken temel meselelerden biri olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’de akreditasyonun yaygınlaşması, yalnızca niceliksel bir popülerleşme değil, aynı zamanda yükseköğretim alanının neoliberal yönelimleriyle yakından ilişkili niteliksel bir dönüşüm olarak da değerlendirilmelidir.

Bu kapsamda, bu yazımda, öncelikle akreditasyonun ne olduğundan ve tarihsel gelişiminden kısaca bahsettikten sonra, akreditasyon ve kalite yönetim süreçlerine sosyolojik bir pencere açıp, yükseköğretimde uygulama biçimlerine yönelik ortaya konan eleştiriler ve destekleyici çalışmalara değineceğim. Son olarak da çatı birimler ve üst yönetimler tarafından dayatılan bu trend içinde, öğretim elemanları bağlamında, çalışma alanlarını daha ferah tutabilmek adına ne gibi öneriler verilebilir buna değinip bitireceğim.

Akreditasyon kelimesi, Türkçeye, Fransızca accréditation ve İngilizce accreditation sözcüklerinden doğrudan alınmıştır. Ancak etimolojisine baktığımızda, kökeni bizi Latinceye kadar götürür. Kelimenin kökü, Latince “inanmak” ya da “güvenmek” anlamında credere fiilidir. Buradan türeyen creditum (“güven”, “itimat”, “borç”, “itibar”) kavramı, modern dillerde credit, crédible ve accreditation gibi biçimlere dönüşmüştür. Kısaca, akreditasyon kelimesi “güven verme”, “yetkilendirme” ve “onaylama” anlamı taşır.

Peki, bu “güven”, “itibar” ya da “yetkilendirme” meselesi, nasıl bir tarihsel süreçten geçerek günümüze gelmiştir?

Bunun kökenlerini, Orta Çağ diplomasisine kadar götürmek mümkün. Başlangıçta “akreditasyon”, devletler arası ilişkilerde bir elçinin görevini resmî olarak tanıtmak, yani “akreditif mektubu” ile bir temsilciye güvence vermek anlamında kullanılıyordu. Bu güvence,

on dokuzuncu yüzyılla birlikte endüstri devriminin itici gücüyle, üretim süreçleri standartlaşmaya başladıktan sonra farklı bir veçheye büründü. Özellikle laboratuvarlar ve ürün testleri için güvenilirlik onayı gerektiğinden akreditasyon, yalnızca diplomatik değil aynı zamanda teknik kalite güvence sürecine dönüştü.

Yirminci yüzyıl ortalarında ise bilim, sağlık, mühendislik gibi alanlarda kurumların, laboratuvarların ve süreçlerin güvenilirliğini, bağımsız kuruluşların denetlemesi anlayışı gelişti. Böylece akreditasyon, “bağımsız ve yetkin bir otorite tarafından bir kurum veya programın, belirli standartlara uygun olduğunun onaylanması” anlamını kazandı.

Aslında, özel sektör ve sermayenin merkezinde yoğrulan bir “onaylama” mekanizması, bu noktada, üniversitelerin gündemine nasıl, ne zaman ve neden geldi?

Bu sorunun cevabı için, elbette kapitalizmin merkezi ABD’ye bakmamız gerekecek. On dokuzuncu yüzyılın sonunda, ABD’de üniversitelerin sayısının hızla artmasıyla birlikte, hangi kurumların “ciddi” ve “standartlara uygun” eğitim verdiğini ayırt etmek zorlaşınca, 1885’ten itibaren ülke genelinde “bölgesel akreditasyon kuruluşları” ortaya çıktı. Amaç, yükseköğretim kurumlarının ders programı, öğretim kadrosu, kütüphane ve öğrenci hizmetleri gibi alanlarda belirli bir kaliteyi tutturmasını sağlamaktı. Bu da aslında dönemin üniversiteleri ile sermaye arasındaki bağlantıyı göstermesi bakımından ilginç. Elbette, bu ABD modeli, kültürel sermayenin de küreselleşmesi ile yirminci yüzyıl boyunca Avrupa’ya ve dünyanın diğer bölgelerine yayıldı. Özellikle mühendislik, tıp, işletme ve hukuk gibi alanlarda meslek birlikleri tarafından program akreditasyonu uygulamaları gelişti.

Avrupa’da ise yükseköğretimde akreditasyonun sistematik hale gelmesi, 1999’da Bologna Süreci ile hız kazandı. “Avrupa Yükseköğretim Alanı” (EHEA) için kalite güvencesi standartları (ENQA–European Association for Quality Assurance in Higher Education) oluşturuldu.

Türkiye’de ise 2000’li yıllardan itibaren bazı mühendislik programları için çeşitli akreditasyon (örneğin MÜDEK) süreçleri başladı. 2000’lerde Bologna Süreci’ne uyum kapsamında kalite güvence mekanizmaları geliştirildi. 2015’te Yükseköğretim Kalite Kurulu (YÖKAK) kuruldu ve üniversitelerde kurumsal dış değerlendirme ve akreditasyon süreçleri sistematik hale geldi.

Şimdi konuya biraz sosyolojik açıdan bakacak olursak, akreditasyon süreçlerinin yükseköğretimde popülerliğine dair ne tür çıkarımlar yapabiliriz, ona bakalım.

Klasik sosyoloji açısından, Weber’in rasyonelleşme ve bürokrasi kavramları akreditasyon süreçlerini anlamada çok işlevsel olabilir. Akreditasyon, üniversiteyi formel kurallara, standart prosedürlere ve belgelenebilir çıktılara uymaya zorlar. Bu durum, Weber’in “demir kafes” metaforunu akla getirir. Üniversite, bilgi üretimi ve özgür düşünce yerine, bir dolu standardı sağlamak üzere çeşitli prosedürleri yerine getiren bir bürokratik makineye dönüşebilir.

Bununla birlikte, Durkheim’ a göre eğitim, toplumsal normları aktarmanın aracı olduğundan, akreditasyon, bu normların uluslararası veya ulusal ölçekte standartlaşması anlamına gelir, diyebiliriz. Bu yönüyle, akreditasyon yükseköğretim kurumları arasında ortak değerler ve kurallar oluşturarak, toplumsal bütünleşmeye katkı sağlayabilir. Ancak eleştirel bir bakışla, bu normların dışarıdan dayatılması, yerel ihtiyaçlarla uyuşmayan standartlar doğurabilir.

Meseleye dair, elbette Pierre Bourdieu’nun sermaye, habitus ve alan teorisi kavramları üzerinden de bakmakta yarar var. Bourdieu’nun bu kavramları eleştirel akreditasyon tartışmalarında da sıklıkla kullanılır. Kültürel sermaye bakımından akredite olmuş üniversiteler, öğrencilerine “uluslararası tanınmış diploma” sunarak onların iş piyasasında avantaj elde etmesini sağlar. Simgesel sermaye açısındansa akreditasyon, üniversiteye prestij, bir başka deyişle saygınlık, kazandırır. Bu saygınlık, gerçekte eğitim kalitesinden bağımsız bir “etiket” olabilir. Alan teorisi bağlamında da üniversiteler, eğitim alanında rekabet ederler. Akreditasyon, bu alanda “meşruiyet” sağlayan bir araca dönüşür. Bu açıdan, akreditasyon süreci, eğitim eşitsizliklerini yeniden üretebilir; güçlü kurumlar daha kolay akredite olurken, küçük ve kaynakları sınırlı üniversiteler geride kalabilir.

Buna ek olarak, konuya Michel Foucault’nun iktidar, denetim ve disiplin kavramları üzerinden de yaklaşabiliriz. Foucault’nun disiplin toplumu ve iktidar/bilgi kavramlarıyla bakıldığında, akreditasyonun doğrudan bir denetim mekanizması olduğunu görürüz. Üniversiteler, dış otoriteler tarafından sürekli gözlem ve değerlendirmeye tabi tutulur. Bu denetim, üniversiteleri “öz denetim” geliştirmeye........

© T24