Ne olacak bu Fransa’nın hâli?
Fransa, dünya kamuoyunu yine ikiye bölmeyi başardı. Şimdi yarımız “Bu Fransızların derdi ne?” sorusuna yanıt arıyor, diğer yarımız ise, “Bu Fransızların derdinden dünyaya ne?” sorusuna…
Bir kısmımız niye her birkaç yılda bir sokaklara döküldüklerini anlamaya çalışıyor, bir kısmımız Dünyanın Paris sokaklarının haliyle niye bu kadar ilgilendiğini…
Mutfağı ve lezzetleri dünyaca ünlü. Dünya ortalamasının üstünde bir sağlıklı beslenme imkânı ve alışkanlığı yaygın. Fast food yerine yavaş ve kaliteli yemek yaygın. Dünyanın en güzel şarapları üretilip tüketiliyor.
Modanın merkez ülkelerinden biri.
Sağlık sistemi, diğer çoğu ülkenin yurttaşlarının imreneceği düzeyde. Dünya Sağlık Örgütüne göre dünyanın en iyileri arasında.
Eğitim büyük ölçüde bedava. Koşturmaca yerine aylak yaşam daha baskın. Çalışma süresi haftada maksimum 35 saat. Çalışanların yıllık izni 6 hafta. Ücretli doğum izni var.
İşsizler, yoksullar ve diğer ihtiyaç sahipleri için de dünyanın çoğundan başarılı bir sosyal güvenlik sistemi var. Günlük yaşam, Avrupa’nın geri kalanına göre daha pahalı değil. Ülkedeki ortalama yaşam maliyeti, örneğin İngiltere’dekinden yüzde 24 daha az.
Dünyanın en fazla turist çeken ülkesi. İklimi Avrupa’nın çoğu yerine göre ılıman.
Elbette, klişeyi de vurgulamazsak olmaz, yüzlerce peynir çeşidine sahip.
Ama Fransa, Fransızlar için sonu gelmez bir ‘Sefiller’ romanı gibi... Bitmeyen bir arayış… Giderilemeyen bir tatminsizlik… Sonu gelmez protestolar ve grevler… Son 20 yılda daha sıklaşan isyanlar, öğrenci ayaklanmaları, işçi grevleri, çiftçi barikatları…
Ülkenin havası sürekli, bir kıvılcıma bakan protesto gazıyla dolu bir tank gibi. Bugünlerde Fransa’yı saran öğrenci protestolarında olduğu gibi.
21 Eylül günü Paris’in güney banliyölerinden Creteil’deki bir lisede öğretmenlerin personel ve araç gereç eksikliğini protesto için başlattığı greve, ‘bizsiz olmaz’ diyerek öğrencileri de katıldı. Okulun ihtiyaçları karşılanınca da bu son derece lokal eylem sona erdi. Ama yangını başlatacak kıvılcım çakılmıştı bir kez. Ülkenin 45 şehrinde yüzlerce okula yayıldı, her gün yüz binlerce kişi sokaklara dökülüyor ve hala hız kesmiş değil.
Fransızların protesto ve isyan kültürünün kendisi de hayatın kendisi kadar karmaşık aslında. O yüzden herkes farklı açılardan farklı bir sebebe odaklanıyor.
Kimine göre ulusal psikolojinin bir yansıması kimine göre tarihsel deneyimin…
Trumpian zihne göre her yerde olduğu gibi burada da sorunun kaynağı göçmenler… Müslüman göçmenler tam söylemek gerekirse…
Politik bilimcilere göre ise, en önemli neden, bir kişinin egosu için oluşturulmuş tuhaf başkanlık sistemi…
Fransa’da olan biteni tek bir izaha bağlamak, görme engellilerin fili tarif çabasına benzeyebilir.
Ama bu varsayılan sebeplerin konuşmaya değer yönlerini bir araya getirebilirsek, Fransızların derdini anlama konusunda görece sağlıklı bir perspektif kazanmamız mümkün olabilir.
"Liberté, Égalité, Morosité"
Fransa, özellikle de bu yüzyılda Gallup’un küresel karamsarlık anketlerindeki yeri ile herkesin dikkatini çekiyor. Öyle ki Gallup’un bazı yıllardaki endeksinde, Fransızların, sonraki yıl için, Irak ve Afganistan halkından bile daha fazla karamsar olduğu ortaya çıkmıştı.
Mutluluk ve ekonomi ilişkisi üzerine uzmanlığıyla bilinen Sorbonne Üniversitesi ekonomi profesörü Claudia Senik, 2013 yılında yayımladığı “Fransızların Mutsuzluğu Bilmecesi” başlıklı ünlü makalesi ile bu konuya dikkat çekenlerin başında geliyor. Senik, makalesi hakkında verdiği bir röportajda şöyle diyor:
“Fransızların, yaşam standartlarına, hayat tarzlarına, ömür sürelerinin uzunluğuna ve refahlarına rağmen 1970’lerden beri Avrupa’nın diğer ülkelerinden daha az mutlu, tahmin edebileceğinizden çok daha az mutlu olduğunu keşfettiğimde çok şaşırmıştım. Bu, şartların ortaya çıkardığı bir sorun değil bir kültür sorunu. Duygu ve düşüncelerinin neden olduğu bir mutsuzluk.”
Makalesinde, “Fransızlar, yaşam kalitesi, özgürlükler ve Fransız Devrimine yön veren birçok değer konusunda yüksek beklentilere sahipler ve bu beklenti de tatmin eşiğini oldukça yükseltiyor.” diye yazan Profesör Senik’in, en ilginç tespitlerinden biri de Fransızların, bu mutsuzluklarını, Fransa dışında yaşamaya gittiklerinde de beraberlerinde götürmesi. Fransız göçmenler, dünyanın diyemesek de en azından Avrupa’nın en mutsuz göçmen grubunu oluşturuyor. “Fransa değil, Fransız olmak insanları mutsuz ediyor” diye yazıyor Senik.
Financial Times’ta yayınlanan bir makalesindeyse Senik, Fransa’ya yerleşen göçmenleri örnek gösteriyor:
“Eğer Fransa’daki şartlar ve ekonomi mutsuzluğun kaynağı olsaydı, Fransa’ya yerleşen göçmenlerin de Avrupa’nın diğer ülkelerine yerleşen göçmenlerden daha az mutsuz olması gerekirdi. Ama bu da söz konusu bile değil”.
Senik’in araştırmasının ortaya çıkardığı tablo Le Monde gazetesine, "Liberté, Égalité, Morosité (Özgürlük, Eşitlik, Kasvet)" başlığıyla üç sayfalık bir habere konu olmuştu.
“Hepsi Voltaire’in suçu”
Fransızların karamsarlığı ve tatminsizliğinin, Fransız aydınların toplumsal psikolojiyi şekillendirmesinin sonucu olduğunu düşünen de çok. Kökleri ise yüzlerce yıl öncesine kadar uzanıyor.
Hatta, “şüphe duyuyorum, öyleyse düşünüyorum, öyleyse varım” diyen Descartes’ın şüpheci rasyonalizmine veya Voltaire’in ‘her şeyin iyi tarafını görmeye çalışanları acımasızca aşağıladığı’ Candide’ine kadar götüren bile var. Fransız düşünce adamı Monique Canto-Sperber, Ekonomist dergisine verdiği demeçte, “çok fazla umutlu olanları nayif görüyoruz” diyor. Ekonomist’in aktardığına göre bir Fransız dergisi, karamsar ve kötümser bakışın tarihsel izini sürdüğü dosyasında, “Hepsi Voltaire’in suçu” sonucuna varmıştı.
Halen devam eden Beşinci Cumhuriyetin kurucu devlet başkanı Charles de Gaulle’e göre ise Fransızlar, iki büyük hezimetin, 1815’te Waterloo’da İngilizlere, 1870’teki Sedan Savaşında ise Prusya’ya yenilmenin, aşağılanmışlık duygusundan bir türlü kurtulamadığı için böyleler. Bazıları ise buna İkinci Dünya Savaşında Nazilere kolayca teslim olmanın aşağılanmışlığını da ekliyor.
Ekonomi Profesörü Senik’e göre de kendilerini, diğer uluslardan farklı ve ayrıcalıklı gören Fransızlar, öncü değil de sıradan bir Avrupa ülkesi olmayı hazmedemiyor bir türlü. Bu da sahip oldukları yaşam nimetlerinden bile mutlu olmalarını engelliyor.
Devrim rüyasının 1814’te Waterloo’da sona ermesinden sonra, neşeyi aşağılayan mısralarıyla Baudelaire'den Chopin'e uzanan Romantik akım, ülkenin yüksek düşüncesine nostaljik ve mütereddit bir melankoliyi aşılayacaktı. Dönemin önde gelen romantiklerinden Chateaubriand, zamane gençlerine musallat olan derin melankoli, can sıkıntısı ve hayal kırıklığını, “mal du siècle (zamane hastalığı)” veya “dünya yorgunluğu” şeklinde ifade edecekti.
Romantik sefalet zamanla bir tür derin zevk gibi görüldü. Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki ifadesiyle “melankoli, hüznün verdiği mutluluk”tu.
20’nci Yüzyılın ortalarında, Camus, Sartre gibi isimlerdeki can sıkıntısı ise nostaljiden çok varoluş hakkındaki bulantıyla ilgiliydi. Bu döneme ruhunu veren kavram ise ‘ennui’ydi. İngilizce’de ‘annoy’a evrilmiş Latince kaynaktan gelen ‘ennui’, insanın yeknesak varoluşunda veya sosyal çevresinde heyecan, ilgi veya anlam eksikliğinden kaynaklanan halsizlik, yorgunluk ve tatminsizlik hissini ifade ediyordu.
Günümüzde bu Fransız sefaletinin verildiği yeni formun en güçlü temsilcisi ise Michel Houellebecq. Derinden hayalkırıklığı yaşamış, mütemadiyen sefil ve anlamsız hayatların sahibi karakterler yaratıyor hayal dünyasında. Bu karakterler onun Batı dünyasının bittiğine ikna ediyor. Hayatta, nihayetinde ölüme varan soğuk, yalnızlık ve sessizlikten başka bir şey yok. Bu bakış, bu usta edebiyatçıyı, İslamifobia’dan çoğulculuk korkusuna kadar Fransa’yı kasvete ve karamsarlığa boğan bütün siyasi korkuların, nihayetinde Fransa’yı Fransa yapan her şeyden vazgeçip bireysel ve ırksal bir izolasyona koşmaya çalışan iptidai bir refleksin sözcülüğüne indirgemiş durumda. Fransa’da her sorunu göçmenlerden kaynaklanıyor gören ırkçı ve gerici bir kültür savaşının neferi konumunda.
Camus, hayatı ve varoluşu absürt bulsa bile iyilik için mücadelede ve dayanışmada saygınlık gören biriydi. Houellebecq’ten farklı olarak insanın haysiyetli, müşfik ve etik olabileceğine inanıyordu. Bu yüzden de 20’nci Yüzyıldaki anti-otoriter mücadelelere, direnişlere katılmaktan çekinmiyordu.
Houellebecq ise durmadan karamsar korkutucu teşhisler yapmaktan öteye geçmiyor.
İşte, Houellebecq’i ve Fransız sağını, son 20 yılda defalarca sokağa dökülen Fransızlardan farklı kılan da bu.
Ulusal karamsarlığın ve memnuniyetsizliğin sonuçlarından biri gibi görülse de sokak protestosu umudun, bir şeyleri değiştirme umudunun, gelecekten umutlu olmanın ifadesi. Sadece sosyal adaletsizliğe değil nihilizme de, böyle gelmiş böyle gider yılgınlığına da bir başkaldırı. Fransa’nın kötümserlikten, karamsarlıktan kurtulmasının yolunu açabilecek, ona yaşam neşesi üfleyecek, eski Başbakan Dominique de Villepin’in deyişi ile, "Fransa’yı kendisi yapabilecek” şey bu.
“Atmosferin fırtınalara, politikanın isyanlara ihtiyacı var”
Fransa bir devrimler ülkesi. Modern Fransa, 1789’da başlayan ve tarihin en önemli devrimlerinden birine dönüşen bir isyanla doğdu. Paris’te barikat tarihi olmayan sokak yok gibi. Özellikle de şehirlerde yaşayan Fransız çocuklar daha ilkokula başlamadan çok sayıda greve ve protestoya tanık oluyorlar. Cumhuriyetin ve eşitliğin bir protesto dalgasından doğduğu daha küçük yaşlarda okullarda onlara öğretiliyor. Protesto, sokak gösterisi vatandaşlığın doğal bir ifadesine dönüşüyor.
Fransız Devriminden önce krallık uzmanları bu sosyal eğilimi, “émotions........
