Hasibe Eren: Benim için anne olmamak çok bilinçli bir tercihti; feminizm korkulacak bir şey değil, eşit haklar demektir
Türkiye’de bir oyuncu şanslıysa bir rolle kazınıyor hafızamıza. Hasibe Eren ise üç ikonik rolle kira vermeden yaşıyor aklımızda: Sıdıka, Makbule, Gülistan…Üçü de farklı şekillerde, farklı dört duvarlara sıkışmış kadınlar. Fırsat olsa bambaşka başarılara koşabilecekken hayatlarının çoğunu başkalarına bakım vererek geçiren, akıl küpü ve aşırı komik kadınlar. Yeni oyunu Bir Aile Provası’nda da benzer bir sıkışmışlığı oynuyor Eren: Annesi Alzheimer olunca kendi hayatını askıya alıp onun yanına taşınmak zorunda kalan yazar Figen’e can veriyor.
Hasibe Eren o kadar nadir kabiliyette bir oyuncu ki, “Bu kadınları canlandırırken gösterdiği üstün içeridenlik nerden geliyor?” sorusunun cevabını merak ediyordum en çok. Konuştukça gördüm ki cevap biraz da çocukluğunda saklı. Oyuncu olmayı hayal etmiş ama bunun için kimseden destek görmemiş, “bunu istiyorum, bunu istemiyorum” demeyi kendinde hak görmemiş. Yetişkinliğinde annesine bakım vermekle o görevlendirilmiş. “Sorumluluk paylaşmayı bilmediğim için” diyor. Tanıdık gelenler el kaldırsın.
Çocukken en büyük hayali özgür bir yaşam kurmakmış, “O yüzden özgür hissedemeyen kadınları anlıyorum ve yüreklendirmeye çalışıyorum” diyor. Bu yüreklendirmenin bir parçası da toplumsal cinsiyet eşitliği alanında yaptığı gönüllü çalışmalar. Eren sektörde en bilinen hak savunucularından. Canlandırdığı rollerin ona sağladığı kaşeyi, kendisi mütevazilikten kabul etmese de starlığını, en saygın biçimde kullananlardan.
Şimdilerde kendi haklarını da savunduğu, kendi seçimlerini yaşadığı bir olgunluğa getirmiş hayatını. Seçilmiş ailesini kurmuş, onlarla beraber çalışacağı koşulları bile oluşturmuş. Bir Aile Provası da o aileyle yaptığı işlerden.
Hasibe Eren’le diline, doğallığına ve komedisine bayıldığım bu tatlı oyunu; aile olma becerilerimizi, kadına yüklenen bakım emeğini, kadın oyunculara konan limitleri, anne olmama seçimini ve yarattığı ikonik karakterleri konuştuk. Buyurun sohbetimize.
- Utanarak söylüyorum ama bu benim seni ilk kez sahnede izleyişim. Sanırım üç yıldır da yeni bir oyun yapmıyordun. Bir Aile Provası’nın nesi çekti seni? Neyi beğenip “Tamam, oynarım” dedin?
Aslında şuradan başlamalıyız. Yazar Evrim Yağbasan benim otuz küsur yıllık kankam. Hayattaki en yakın arkadaşım. Üniversite tiyatrosu yaptık birlikte. Yazmayı sevdiğini fark ettiğinde onu cesaretlendirip yazarlık atölyelerine gitmesi için teşvik etmiştim. Yaratıcı Yazarlık masterı için iteklemiştim. Evrim sonra o yolculuğu öyle güzel ilerletti ki, öykü kitabı, uzun metraj film, çocuk oyunu filan o kadar güzel şeyler yazıyordu ki! Kalemine hayrandım. En sonunda birkaç yıl önce dedim ki “Artık benim de oynayabileceğim bir şey yazar mısın? Hani kankamsın ya, hani bunun azıcık ben de semeresini yiyebilir miyim?” (gülüyor). Uzun zaman uğraştı ve en sonunda ortaya Bir Aile Provası çıktı.
- Bir oyunun kâğıt üstünden sahneye taşınma süreci nasıl oluyor? Oyunu beğendin, sonra ne yaptınız?
Yazım bittikten sonra dramaturgumuz Erdem Avşar ile Evrim’i yan yana getirdik. Son cilasını da yaptıktan sonra oyunu BKM'ye götürdüm. Sonra da Devin’e (Özgür Çınar) okuttum. “Böyle bir oyun var. Benimle oynamak ister misin?” dedim. O da çok zamandır tiyatro yapmak istiyormuş. Benimle oynamaya da çok sıcak baktı. BKM de “Tamam biz varız” dedikten sonra kastın geri kalanını yönetmenimizle yaptık.
Yönetmenimiz Gülhan Kadim de çok önemli. Bu kadar güzel bir metnin hem mizahını köpürtebilecek, hem de sakin anlar yaratabilecek, gerçek hayattaki gibi hissetmemizi sağlayacak yönetmen sayısı çok az. Çok oyun izliyorum ve Gülhan’ın son yıllardaki sahnelemelerine oyuncu olarak hayrandım. Onun da zamanı uyunca çok mutlu oldum. Sonra zaten prodüksiyon kısmından çekilip tamamen oyuncu olmaya, kendi içsel krizlerimi yaşamaya odaklandım.
- Nasıl krizler yaşadın?
Çok zordu çünkü çeviri değil, özgün bir metin olduğu için gerçek olmasına uğraşıyorsun. Oyunun ritmi çok önemliydi. İlk sahnede giriyorum. Son saniyeye kadar varım. Onun stresini çok yaşadım. Ama yönetmenimizin başarısı da burada öne çıkıyor. O kadar güzel ve yumuşacık çalıştırdı ki bizi…Anların gerçek olabilmesi için, anı yaratabilmemiz için teknik detayları kurdu, bizi rahatsız eden her şeyi ortadan kaldırdı. Her anlam katmanına uzun ve özenli zaman ayırdı. Ne istediğini çok iyi biliyordu ama bizden gelen her şeye de çok açıktı. Sen “İlk oyun hiç prömiyer gibi değildi, oturmuş bir oyun gibiydi” demiştin ya, bu benim 30 yıllık profesyonel hayatımda ilk kez başıma gelen bir şey. Gülhan 15 gün öncesinde oyunu çıkardı ve kalan sürede prömiyere kadar biz akış alıp, oyunun daha da lezzet kazanması için baştan sona oynayabildik. O yüzden prömiyer gecesi seyirciden “tam oturmamış, inşallah oturacak” gibi şeyler hiç duymadık. Bu da yönetmenimizin başarısı.
Evrim Yağbasan’ın yazdığı, Gülhan Kadim’in yönettiği, BKM yapımı Bir Aile Provası: Yaşayın Gitsin, İstanbul ve Türkiye turnesi oyunlarıyla sahnede
- Aile olma işinde iyi misindir? İyi bir aile üyesi misin?
Ne yazık ki evet. Olmayı tercih eder miydim? Hayır. (Gülüyor...) Çünkü omzuna fazla yük alan biriyim. Değişmeye çalışıyorum.
- Annen, baban hayattalar mı?
Annemi kaybettik. Özellikle annemi kaybetmeden önceki üç yıl çok zordu. Kanserle mücadele ediyorduk. Her ne kadar iki kardeşim daha olsa da, o süreçte babamla yalnızdık anneme bakım verme konusunda. Erkek kardeşlerim “Sen daha iyi anlıyorsun, sen doktorları daha iyi tanıyorsun, sen annemin ihtiyaçlarını daha iyi biliyorsun” diyerek daha az sorumluluk aldılar. Buradan kardeşlerimi şikâyet etmiş gibi olmayayım. Aslında bu daha çok benden kaynaklanıyor. Sorumluluk paylaşmayı bilmediğim için, her şeye “ben yaparım” diye atladığım için…Bu sadece aile üyelerim için değil, kendi seçtiğim ailem, arkadaşlarım için de geçerli. Ama işte terapi böyle bir mucize. Değişmeye, sorumluluğum olmayan şeylere karışmamaya, yük almamaya, hem kendi haklarımı, hem de karşımdakinin haklarını korumaya özen göstererek daha az müdahil olmaya çalışıyorum, öğreniyorum. İnsan böyle bir yaratık işte. Yaş aldıkça öğreniyoruz.
- Ortanca çocuksun. Ona “yardımcı çocuk” dediğini duymuştum. Ne demek yardımcı çocuk?
Yardımcı çocuk ailede “Hadi kızım annene yardım et, hadi yavrum sen kendin halledersin. Sen kendin okula gidersin. Bize ihtiyacın yok. Kardeşine yardımcı ol. Kardeşinin küçük annesi ol” denen çocuk. Şimdi düşünüyorum da, bu sorumlulukları aldığımda ben o kadar küçükmüşüm ki. Keşke benim de azıcık şımarmama izin verilseymiş.
- Öyle büyüyen çocuklar, yetişkinliklerinde de destek istemeyi bilmeyen insanlar haline gelebiliyor. İlişkilerde karşıdan “söyleseydin yapardım, bana ne yapacağımı söyle yapayım” gibi cümleleri duymak iyice yıpratıcı olabiliyor.
Ama işte biz, “Aman ona söyleyene kadar kendim yaparım” diye düşünüyoruz. Ben “Deveye niye boynun eğri demişler?” tipi bir insan olduğum için…Dediğim gibi öğreniyorum, , yol aldım sayılır. Artık “Buna ihtiyacım var” diyebiliyorum. “Benim için değil, bize yardım için bunu yapar mısın?” diyebiliyorum.
- Bakım emeği kadına kalıyor hep. En çok da o yardımcı çocuk kadınlara. Erkeklerin kesintiye uğramadan devam eden kariyerleri, hayatları oluyor. Kadınlar durmak, dönüp arkada kalanlarla ilgilenmek zorunda. Oyun da biraz bunu anlatıyor.
Oyun tam da bunu anlatıyor. Bakım emeği her zaman kadına, ailede daha buna teşne olan, daha karakteri buna yatkın olan kadına kalıyor. Yoksa bir sürü kadın oluyor bir ailede, ama bakım emeğini bir o kadın veriyor oluyor. Bunun biraz da devletimizin sorunu olduğunu düşünüyorum. Sosyal devletiz ama yaşlı bakımı, hasta bakımı aile içinde, bedava işgücüyle çözülmeye çalışılıyor. Bunlar çok zor emekler.
Kendi başıma geldiği için de biliyorum. Bakımı veren kişi yardım alacak hale geliyor. “Bakım verenin psikolojisi” tıpta okutulan bir alanmış. Çünkü en çok onun hayatı darmadağın oluyor. En zor şeylerden bir tanesi. Bu görünmeyen emeğin büyük bir kısmı ülkemizde hep kadınların üzerinde.
- Ailelerimizden gelen dertlerin çaresini seçilmiş ailelerde buluyoruz çoğumuz. Senin de var öyle bir ailen. Nasıl kurdun o aileyi? Ne olması gerekiyor bir insanın senin seçilmiş ailene girebilmesi için?
Estağfurullah. Kriter sahibi değilim de, zaman her şeyi ortaya çıkarıyor. Benim bütün arkadaşlıklarımın kökü üniversite yıllarına, hatta daha öncesine tekabül ediyor. Senin gibi düşünmeyen, bencilliğinden sıyrılamayan insanlar zamanla hayatından dökülüyor. En büyük turnusol zaman. Zamana yayılmış dostluklar kendini kanıtlıyor. O yüzden arkadaşlarımı çok seviyorum. Bir Aile Provası da bir arkadaş işi mesela. Yönetmenimiz Gülhan 20 yıllık arkadaşım, Sahne ve kostüm tasarımcımız Gamze Kuş hayattaki en yakınlarımdan biri. Müziklerimizi yapan Coşkun Karademir öyle, Devin öyle, dramaturgumuz Erdem (Avşar), sonra........
