menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Trenin gara girişi

12 1
01.02.2026

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

01 Şubat 2026

Trenle geldiğim bir şehirden trenle ayrılıyorum. Üç ayrı şehir dört aktarmayla, on iki saatin sonunda vardığım Lucca’dan, bu sefer dört şehir ve iki aktarma ile geri dönüyorum. İstasyondan ayrılırken önce şehrin mavi tabelası geride kalıyor, el sallayan insanlar, bavullar, yazılar, camdan görünen manzaralar. Tren kalktığında şehir ayrıntı ayrıntı kayboluyor sanki.

İlk asistanlık yıllarımda İstanbul’da önce Haydarpaşa’ya trenle gelir ardından vapurla karşıya geçerdim. Yabancı dil sınavı için Ankara’ya trenle gitmiş hatta doçentlik sınavım içinde yine trenle yine Ankara’ya yollanmıştım. Ve evet, o zamanlar doçentlik sınavının sözlüsü de yapılıyordu. Eskişehir ve Ankara’da konferans olmasını da severdim, trene bineceğim ve yemekli vagona geçeceğim diye. Sonra uzun seneler tren hayatımızdan çıktı ve ardından İstanbul’a Marmaray geldi. Hem tren hem değil gibi Marmaray.

Oysa Avrupa’da çok önemli bir ulaşım aracı tren. Tüm büyük, küçük şehirleri, ülkeleri birbirine bağlıyor. Trenlerle ilgili çok şey bildiğimi iddia etmeyeceğim. Benim eksik bilgimle gördüğüm yerden, Türkiye’de trenin hayatımızdan yavaş yavaş çekilmesinin nedeni demiryolunun Cumhuriyet’in erken döneminde bir kamusal bağ kurma aracı oluşu ama zamanla bu işlevini kaybetmesi. Ulaşım politikaları uzun yıllar boyunca karayolunu merkeze aldı, otomobil ve otobüs öncelikli oldu. Demiryolu pahalı, yavaş ve verimsiz olarak görülmüş olmalı, yatırımlar sınırlı kaldı, mevcut hatlar bakımsızlaştı. Ardından hızlı tren hatlarıyla yeniden bir hamle yapıldı ama bu ağ merkezî. Avrupa’da tren, şehirler hatta ülkeler arasında kesintisiz bir dolaşım duygusu üretiyor oysa Türkiye’de tren, daha çok belli hatlara sıkışmış durumda. Bu sebeple benim için Türkiye’de trenle yolculuk daha çok bir hatıra.

Oysa trenler ne güzel. Sevdiğim bir yazar, Walter Benjamin’in kısa bir metninden hareketle, 19. yüzyılın ortalarından itibaren tren yolculuğu ile okuma arasında sıkı bir bağ kurulduğunu anlatıyordu. Trenler, okurları da hareket hâline geçirmişti. Yolculuk sırasında roman okuma alışkanlığının yaygınlaşmasıyla, seyahatin heyecanı yavaş yavaş anlatının heyecanına devredilmiş, dışarıdan akan manzaranın yerini sayfalar almış ve hareket, bu kez metnin içinde sürmeye başlamıştı.

Okuma edimiyle tren yolculuğu, daha derin bir düzeyde de birbirine benziyor. Trende, insan hem içeride oturuyor hem de dışarıya bakıyor. Okurken de hem kitaba dalıyor ve onun içinde geziyoruz, hem de dışarıyı seyrediyoruz. Metin, bizi bulunduğumuz yerden koparırken aynı anda içine alıyor. Trenlerin kalkışları ve varışlarıyla anlatının akışı, yolculuğun ritmiyle metnin ritmi birbirine karışıyor.

Ama tren yalnızca okumaya değil, sinemaya da benziyor. Çünkü sinema da temelde hareketle ilgili. Yerinden kıpırdamayan bir izleyiciye, hareket eden bir dünya sunmak. Virginia Woolf, sinemanın gücünü hikâyeden anlık hareketi kavrayabilme gücünde ve görüntülerin sabitlenemeyen akışında buluyordu, düşüncenin kendisine benzeyen bir hareket hâlinde.

Sinemanın en erken anlarından birinde dikkat çeken şey de buydu. Méliès, henüz sinemanın emekleme döneminde, Lumière Kardeşler’in 1895 tarihli Bebeğin Yemeği filmini izleyenler arasındaydı. Yıllar sonra bu filmi hatırladığında, aklında kalan şey ne bebeğin beslenmesi ne de kadrajdaki aile sahnesiydi, hatırladığı rüzgârda hareket eden ağaçlardı.

Kontrol edilmeyen, önceden tasarlanmamış, yalnızca........

© T24