Noam Chomsky ve Jeffrey Epstein
Jeffrey Epstein’in lain cesedi, eski bir Anadolu deyişiyle “toprağın kabul etmeyeceği” bir şeydi ve hücresinde öldüğü (ya da öldürüldüğü) 2019 yılından bu yana çürüyordu. Geçtiğimiz hafta sonu bu şişmiş ceset büyük bir gürültüyle yırtıldı ve o günden beri emperyalizmin merkezinden dünyaya yayılan kokudan durulmuyor.
Mesele çok boyutlu ve bu boyutlar arasında derhal bir önem hiyerarşisi kurulup “işte en önemli kısmı bu” denemeyecek kadar karmaşık, ayrıca karanlık. Bu yüzden ben bu yazıda, görece netleşmiş bir konuyu, liberal anarşist Noam Chomsky’nin bu iğrenç herifle olan kankalığını ve bunun solda yarattığı hayal kırıklığını tartışacağım.
Ama oraya geçmeden önce çok kısa bir not düşmek istiyorum: Ortaya saçılanlar kuşkusuz vicdanlı her insanı şoke edici boyutta; ama ne şaşırtıcı, ne de islamcıların çok sevdiği tabirle “münferit.” Körfez şeyhlerinin haremlerinden Latin Amerika’nın uyuşturucu baronlarının malikanelerine, Avrupa’nın nezih, soylu zenginlerinin şatolarından Asya’nın türedi zenginlerinin görgüsüz saraylarına kadar dünya çapında onlarca, yüzlerce benzer “network” var, işliyor. Hepsinde benzer şeyler oluyor, sermaye düzenin dokunulmaz egemenleri yoksul, savunmasız, biçare çocuklara el uzatıyor.
Bunu söylemek Epstein’in adasında olanları hafife almak değil, aksine bunu yadsımak sermaye düzeninin çürümüşlüğünü hafife almak. İnsanların ölçüsüzce zengin olabildiği bu düzen işledikçe, çocuklar güvende olmayacak. Adil bir dünya için kimse zengin olamamalı.
Ama biz konumuza gelelim. Kendisi de bu dünyayı kıyasıya eleştiren büyük muhalif, anarşist Chomsky’ye…
***
Şöyle özetlesek, herhalde pek itiraz eden olmayacaktır: Chomsky’nin tüm kariyeri, düzen karşıtı toplumsal mücadeleyi iktidar olmaya değil iktidarı eleştirmeye odaklamak, ona bu yönde akıl vermek üzerine kuruluydu.
Chomsky’ye göre devlet, tek fonksiyonu insanın yaratıcı doğasını zapturapt altına almak olan bir baskı makinasıydı ve iktidar, iktidarda olan açısından çürütücüydü. Öyle ki Chomsky, “tüm siyasi kurumların ortadan kalkmadığı bir devrimin solun hümanist ideallerini gerçekleştirme ihtimalinin çok zayıf” olduğunu söylüyor1, buradan yola çıkarak, sosyalizmin tüm iktidar deneyimlerini ve daha önemlisi, iktidar arayışını reddediyordu. Bu düşüncenin mantıksal sonucu olarak Chomsky’ye göre Sovyetler Birliği’ni kuran Bolşevikler ve onların önderi Lenin “sosyalist hareketten bir sağ sapmaydı”; Ekim Devrimi de bir devrim değil “darbe”ydi. Lenin bu darbeyi “kendiliğinden yükselen, liberter ve sosyalist halk hareketine, aynı Amerika’da anketlere bakıp siyaset yapan politikacılar gibi, duymak istediklerini söyleyerek” yapmış ve insanların tepesine onları “Çarcı sistemlerle” yöneten bir devlet kurmuştu.2
Bu fikirlerinde öyle “tutarlı”ydı ki, ABD’nin kuşatması altındaki Küba’ya bakarken dahi “insan hakları ihlallerinden” bahsedebiliyor ve bunu, başta Yugoslavya’nın dağıtılması olmak üzere bir sürü emperyalist operasyona aparatlık etmiş Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne referans vererek yapıyordu. Eline terazi almış özgürlük tartan Chomsky’ye göre Küba Latin Amerika’nın geri kalanına göre çok daha iyi durumda olmasına rağmen, hâlâ kat edecek yolu vardı.3
(Bu arada, Chomsky tabii bu insan........
