menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mağduriyet tuzağı

21 0
26.03.2026

Emperyalizmin insanlığın aklı üzerindeki ideolojik hegemonyası sürekli tekrar edilen birtakım kritik yalanlara dayanıyor. Bunlardan en sinsilerinden biri de ezilenlerin mücadelesinin ancak “barışçıl” yollarla yürütüldüğünde ahlaki üstünlüğünü, dolayısıyla meşruiyetini koruyacağı.

Bu yalanın dayandığı zincirleme mantık şu:

İnsanlık her biri kendi duygu ve düşüncelerine sahip bireylerden, kamuoyu da bu duygu ve düşüncelerin toplamından oluşur.

Bir politik dava başarıya ulaşmak için bu kamuoyu içerisinde anlamlı boyutta ve sürekli bir destek bulmalı, sempati görmelidir.

Ezilmekte olan herhangi bir insan ya da insan öbeği kendisini ezenden zayıf (fiziken güçsüz, sayıca az, yoksul, silahsız ya da silahları ilkel, kendisi cahil vb.) olduğu için eziliyordur.

Bu zayıflık durup dururken ortadan kalkmayacağına göre avantaja dönüştürülmelidir.

Dolayısıyla, mazlum bir özne, davasının propagandasını mazlum olma durumunu koruyarak, hiçbir zalimlik emaresi göstermeyerek yapmalı; böylelikle kamu vicdanında üstünlük sağlamalı ve kendisini ezenin insanlık tarafından kınanması, dışlanması ve yaptırım uygulanması yoluyla başarıya ulaşmalıdır.

Bu mücadele stratejisi, ezilen tarafın şiddete karşı şiddet uygulaması, kendisini ezeni yenilgiye uğratarak püskürtmesi ya da en azından ezme eylemini mevcut biçimiyle sürdürülemez hale getirmesine alternatif olarak gösteriliyor.

İçerdiği her önerme yanlış olan bu mantık silsilesi sinsi bir tuzak. Zira mücadelenin başarıya ulaşması için gereken kritik unsur, mücadele eden öznenin de, fiili mücadele ortamının da dışına çıkartılıyor ve yürütülen mücadele sonucunda bizzat kurtulacak olmayan, salt bu mücadeleyle duygusal bir bağ kurması beklenen, kimlerden oluştuğu dahi ısrarla belirsiz bırakılan bir kitleden alınacak dış destek olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla bir davanın ne kadar haklı olduğu, doğru politik tezlere dayandığı ya da iyi örgütlendiği değil; o davayla şahsen alakasız ve davayı doğuran koşullarda yaşamayan insanlara ne kadar sempatik geldiği önem kazanıyor.

Adı açıkça konmasa da bu izlekteki dışsal kamuoyu, gelişkin kapitalist metropollerin, bilhassa da emperyalist merkezlerin “duyarlı” orta sınıflarıdır. Bu toplumsal kesim hiç süreklileşmiş biçimde zorla ezilme tecrübesi yaşamamıştır, bunun yarattığı bireysel duygular ve toplumsal haletiruhiyeden bihaberdir ve konforlu hayatlara sahiptir. Haksızlığa uğradığında hakkını “yasal yollardan” arar ve kendisine şiddet uygulandığında dahi en iyi ihtimalle son çare olarak karşı şiddete başvurur. Dolayısıyla, örneğin İsrailli “yerleşimciler” tarafından silah zoruyla evine çökülüp, süresiz sıkıyönetim altında tutulan Cenin mülteci kampına yerleşmek zorunda kalan bir ailenin bu kampta esaret altında doğan bir çocuğunun yaşam, ölüm, özgürlük, adalet gibi kavramlar hakkında sahip olduğu fikirleri ve hayalleri anlayamaz; muhtemelen aynı zamanda bunları dehşet verici de bulur.

Farkındaysanız sadece ezilenlerin politik davalarının başarısının dışsal bir kamuoyu sempatisine bağlanması değil, bunun için seçilen kamuoyunun kimliği de sinsi yalanın amaçlarına uygun. Kapitalist merkezlerin duyarlı orta sınıfları sadece ontolojik olarak pasifist değildir. Aynı zamanda dünya çapında emperyalist propaganda ve manipülasyona en açık toplumsal kesim burasıdır. Örneğin Filistin’de Birinci İntifada fazlaca mı sempati topladı,........

© soL