Düzenin meşruiyet kaynağı olarak sol
Bir olgu “münferit”se, üzerinde uzun uzadıya konuşmak en fazla hoş bir sohbete vesile olur. Biz ise olguların tekrarlanabilir yönlerini bulmakla, bunlardan genellemeler çıkartmakla ilgilenmeliyiz.
Bu bağlamda, Epstein meselesi münferit bir sapıklık vakasıysa, hakkında çok şiddetli duygular hissedip ağzımıza geleni söyleyebiliriz ama bir yandan da bir daha tekrarlanamayacak bir rezillikle karşı karşıya olmanın rahatlığıyla hareket edebiliriz.
Dünyanın her yerinde komünistler, rezaletin boyutları ortaya çıktığından bu yana, meselenin böyle bir gürültüde boğulmaması için bu yüzden çabalıyor. Münferit bir vakayla değil, sömürü düzeninin doğal, kaçınılmaz sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Emek sömürerek zenginlik biriktirmeye dayalı bir ekonomik düzenin egemenleri, zenginleştikçe ve böylece zenginlikleri sayesinde dokunulmazlık kazandıkça, mutlaka sömürüyü kişisel alana da taşır ve sadece sermaye biriktirmek için işçilerin emeğini değil, kişisel hazlar için başka insanların bedenini, kişiliğini, ahlakını da istismar eder. Dolayısıyla Fatih Yaşlı “Epstein adası kapitalizm denizindedir” derken çok doğru söylüyor ve o denizde başka bir sürü adalar, takımadalar var. Sular yükselip hepsi batmadan insanlık rahat, huzur bulmayacak.
Bu köşeyi düzenli takip edenler derdimizin “okumuş karanlık”la, yani içinde yaşadığımız sömürü düzenine hizmet eden entelektüellerle kavga etmek olduğunu biliyor. Dolayısıyla geçtiğimiz hafta, ifşa olan Epstein vakasının spesifik bir yönünü, liberal anarşist Chomsky’nin siyonist tecavüzcü ile olan ilişkisini masaya yatırdık. Bunu yaparken, vakanın bütünü gibi bu yönünün de münferit olmadığını, nice “solcu” ideoloğun düzenle benzer ilişkiler kurduğunu belirttik ve ülkemizden örnekler sıralarken Ufuk Uras’ın adına yer verdik.
Ufuk Bey alındı ve X’te tepki gösterdi. Biraz karşılıklı yazıştık1 ve konuya devam etme ihtiyacı ortaya çıktı. Gelin, inceleyelim…
***
Başlıca eseri ve dünya sol literatürüne en önemli katkısı olarak değerlendirilen Rızanın İmalatı’nda Chomsky, medyanın egemen ideolojinin oluşturulması ve yaygınlaştırılmasında, bu yolla kitlelerin duygu, düşünce ve kanaatlerinin düzenin arzu ettiği biçimlerde belirlenmesinde oynadığı rolü inceler.
Medyanın bu konudaki önemi kuşkusuz çok büyük; ama egemen ideolojinin salt medya kanallarından dolaşıma sokulan propagandayla nakledilen bir şey olduğunu düşünmek egemen ideolojiyi de, kitlelerin muhakeme yeteneğini de fazlasıyla hafife almak olur. Zannedilenin aksine emekçi halk, en örgütsüz dönemlerinde dahi egemenlerin her sözüne inanan bir alıklar güruhu değildir ve düzenin meşruiyeti hayli karmaşık, aynı zamanda çelişkili mekanizmalarla üretilir. Kitleler egemen ideolojiyi sadece düzenin yalanlarına ve çarpıtmalarına aldanarak değil; çaresiz veya alternatifsiz olduğunu zannederek, kötünün iyisini seçtiğini düşünerek ya da güvendiği kanaat önderlerinin peşine takılarak da içselleştirir.
Burada konumuz açısından altının kalınca çizilmesi gereken mesele şu: Sermaye düzeni,........
