menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Babil Kulesi’ni tekrar inşa etmek

12 0
30.04.2026

Şafak söküyor ve belediye işçisi Ahmet sokak süpürüyordu.

Hemen her sabah bu saatlerde evden çıkan ve günaydın demeden geçmeyen gençle selamlaştı, ama kafasını işinden kaldırmadı. Bu sokağı çabuk bitirmek istiyordu çünkü sokak çıkmazdı ve çöp kamyonu haftada bir girebiliyordu. Sokak sakinleri dolup taşan konteynerleri telefon hattına şikâyet edip sonuç alamamaktan bezmiş; onun yerine Ahmet’in kafasını ütülüyordu.

Ama Ahmet’in kimsenin dırdırını çekecek hali yoktu çünkü muhtemelen birkaç güne işten çıkartılacaktı.

İşten çıkartılacaktı çünkü hakkını aramıştı. Belediye altına imza attığı toplu iş sözleşmesinin hükümlerini uygulamayıp yan hakların üstüne yatmaya kalkınca işçiler dava açmış, sonunda kazanmışlardı. Kazanmışlardı kazanmasına ama Başkan’ın bütün pis işlerini yaptırdığı temizlik müdürü davayı örgütleyenleri mimlemişti; “Bir daha bu kapıdan giremeyecekler” diye tehdit savurarak etrafta geziniyordu.

Çok yorulmuştu Ahmet. Belediye kapısında sabah akşam beklemekten, sanki haklarını değil de sadaka istiyormuş muamelesi görmekten, evine ekmek götürememenin yarattığı acı histen, konu gündem olduktan sonra sosyal medyada “yahu çöpçü o kadar para mı alır?” diye konuşanlardan, “belediye iktidarın olsaydı gıklarını çıkaramazlardı” diye imalarda bulunanlardan… Belediye büyüktü, binden fazla işçiydiler, ama yirmi milyonluk kentte denizde bir damlaymış gibi hissediyordu Ahmet, hele ki sabahları yalnız sokak süpürürken.

O sırada bahar güneşi binaların üzerinden doğup sokağı aydınlattı ve yerdeki çöplerin uzun gölgelerine bakan Ahmet durakladı. Çalışıp didinerek geçen hayatından, son ayların tecrübesi ve yorgunluğundan, bir kararlılık süzülmüştü aklında.Sakince süpürge ve faraşını çöp konteynerinin yanına bıraktı ve caddeye doğru yürümeye başladı. Bu sırada telefonunu çıkarttı ve tüm mesai arkadaşlarının (tabii müdürün muhbiri olan birkaç itin de) bulunduğu gruba nereye gidiyor olduğuna dair kısa bir mesaj yazdı ve onları da çağırdı.

Cihan, Ahmet’e selam verip geçti ve otobüse yetişmek için adımlarını hızlandırdı. Sabah dersine yetişecek, sonra vardiyasına koşacaktı. Öğleden sonraki dersi ise yine kaçıracak ve muhtemelen devamsızlıktan kalacaktı; ama yapacak bir şey yoktu çünkü yurt çıkmamıştı ve ailesi onun masraflarını karşılayabilecek durumda değildi. Üniversite okumaya geldiği bu şehirde, okuyabilmek için çalışmak zorundaydı.

“Çalışmak” bir AVM’nin “food court”undaki “fast food” tavukçuda kasiyerlikti. Tabii unvanı “kasiyer” değil “servis uzmanı”ydı ve bu uzmanlık asgari ücrete “artı yüzde beş” ekliyordu. Haftada altı gün, sekiz saat mesai yapıyordu ve tanrının her şeyi yarattıktan sonra dinlendiği yedinci günü hafta sonuna getirmesi yasaktı; çünkü hafta sonu AVM mahşer yeri gibi doluyor, tüm kasalarda kuyruk oluyordu.

Diferansiyel Denklemler dersine girip not tutuyor, ardından kasa başına geçiyor, verdiği siparişi yanlış toplayıp onu fazla para istemekle suçlayan turistlerle uğraşıyordu Cihan. Bir dakika dahi oturmadığı altı saatten sonra kendisi de istese toplama yapamazdı kafasından ama kasa onun yerine yapıyordu zaten. Onu bu işi için “özel” kılan tek vasfı, müşterilerin yarısından fazlasını oluşturan turistlerin tamamından iyi İngilizce bilmesiydi.

Ve ay sonunda aldığı paranın üçte biri arkadaşlarıyla paylaştığı evin kirasına gidiyordu.

Karşıya geçip duraktaki banka oturduğunda başka endişelerle uğraşmaya başladı. Bilgisayar Mühendisi olmak için okuyordu ama Yapay Zekâ dersinde öğrendiklerine bakılırsa, yakın gelecekte mezun olacağı alanda çoğu işi makineler yapmaya başlayacaktı. Dersin hocası bunu müjde veren bir peygamber gibi anlatıyor; “işler azalacak, birbirinizle çok rekabet edeceksiniz” diyordu ve sınıf arkadaşları da bu ruh haline........

© soL