menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sanatta yeni kurucu irade

30 49
15.02.2026

Cumhuriyet’in yüz yılı aşkın tarihine baktığımızda, özellikle ilk on beş yılının güçlü devrimci adımlar içerdiğini görürüz. 1923’te kurulan yeni devletin en önemli misyonlarından biri, bu toprakların insanından bir ulus yaratmaktı. Sanat ise bu ulusa kimlik kazandıracak, kültürünü yükseltecek temel araçlardan biri olarak görülüyordu.

Okuma yazma oranının düşük olduğu bir ülkede yurttaşların ileriye taşınabilmesi için görsel ve işitsel sanatlara ihtiyaç vardı. Bu nedenle devlet öncülüğünde kültür alanında planlı ve devrimci adımlar atıldı.

1926 yılında Sanayi-i Nefise Müdürlüğü ve Encümenliği’nin kurulması bu atılımların en önemlilerindendi. Encümen, devlet ile Güzel Sanatlar Mektebi arasında danışmanlık görevi üstleniyor, hazırladığı raporlarla Cumhuriyet’in sanat politikasını şekillendirmeyi amaçlıyordu.

Cumhuriyet’in nitelikli sanatçılara ihtiyacı vardı. Sanatçı yetiştirme görevi Milli Eğitim Bakanlığı’na verilmişti. Bu doğrultuda Sanayi-i Nefise Mektebi modern bir anlayışla yeniden yapılandırıldı ve 1928’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi adını aldı. Bu yalnızca bir isim değişikliği değil, bakış açısında köklü bir dönüşümdü.

1933’te Akademi Müdürü olan ve Encümen’de yer alan Namık İsmail’in hazırladığı rapor bu dönemin ruhunu açık biçimde yansıtır. Raporda, Milli Mücadele’yi anlatan resimlerin yapılması, orijinallerinin müzede sergilenmesi, kopyalarının ise okul ve hastane gibi kamusal alanlara asılarak halkın bilinçlendirilmesi önerilir. Sanatçı yalnızca üretici değil, Cumhuriyet devrimlerinin taşıyıcısıdır.

Ancak ortada henüz bir sanat müzesi yoktur.

Bu eksiklik, erken Cumhuriyet’in önemli tartışma başlıklarından biridir. Akademi sanatçıları “Yarım Asırlık Türk Resmi” sergisini düzenler. Mustafa Kemal’in de katıldığı açılış, beklenen etkiyi yaratır ve İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin kurulma kararı alınır. Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi kamulaştırılır. Böylece sanat, sarayın veliaht odasından çıkıp yurttaşın erişimine açık kamusal bir mekâna taşınır.

Bu, sembolik olduğu kadar siyasal bir dönüşümdür.

1932’de SSCB ile karşılıklı ziyaretler gerçekleştirilir. Muhsin Ertuğrul, Abidin Dino gibi isimlerin bulunduğu heyetler kültür alanındaki planlı ilerleyişe katkı sunar. Devlet Tiyatroları ve Halkevleri kurulur.

1938–1943 arasında 48 sanatçı 63 ile gönderilir. Sanatçılar Anadolu’da üretir, sergiler açar ve eserler Ankara’ya ulaştırılır. Kültür, merkezden çevreye planlı biçimde taşınır.

Ancak bu kurucu kültür politikası kalıcılaşamaz.

1940’ların sonu ve 1950’lerle birlikte devlet, sanatı ve sanatçıyı himaye etmekten geri çekilmeye başlar. Sanat giderek piyasa koşullarına bırakılır. Soğuk Savaş atmosferi içinde, CIA destekli soyut dışavurumculuğun rüzgarı hissedilir. Bireysel sanatçı imgesi öne çıkarılır.

Buna rağmen 1960’lar ve 1970’lerde sanat güçlü biçimde politiktir. Toplumcu konular yükselişe geçer, figüratif resim güç kazanır. 1961 Anayasası’nın tanıdığı görece özgürlük alanı, 1971 Muhtırası ile daraltılır. Artık sanatçı, rejimin kültürel temsilcisi değil; çoğu zaman muhalif bir figürdür.

1980 ise kırılma noktasıdır. Depolitizasyon ve bireyselleşme süreci başlar. Kimlik, beden, birey ve varoluş temaları öne çıkar. Devlet kültür alanından çekilirken sermaye belirleyici güç hâline gelir. 1987’de başlayan İstanbul Bienali bu dönüşümün simgesel göstergelerindendir.

2000’lerde sanat alanı büyük ölçüde banka, vakıf ve koleksiyonerlerin belirleyiciliğine bırakılır. Müze ve kurumlar özel sermaye eliyle kurulur. Bienaller uluslararası küratörlerle çalışır. Sanat artık “ulusal” değil, “küresel”dir.

Peki bunun ne zararı vardır?

Zararı şudur: Küresel olan sermayedir ve onun kuralları işler. Sanat eseri, kapitalizmdeki pek çok şey gibi bir yatırım aracına dönüşür. Satılabilirlik temel ölçüt hâline gelir. Değer, sanatın içsel ölçütleriyle değil; satın alma gücüne sahip sınıfın estetik tercihleriyle belirlenir. Sonuç olarak sanat, çoğu zaman dekoratif olana indirgenir. Kiçleşme burada başlar.

İkinci zarar ise ideolojiktir. Düzen, sanatı kendi meşruiyetini üretmek için kullanır. Kentsel dönüşüm, yıkım, hafıza ve mekân gibi temalar görünürde eleştirel bir dil taşırken; sermayenin dönüştürdüğü kentlerin estetik çerçevesini üretir. Ulus devletlerin aşındırılması ve toplumsal bağların çözülmesi, sermayenin ihtiyaçlarıyla bağlantılıdır.

Sanat, özgürlük ve bireysellik söylemi içinde liberal ideolojinin üretim merkezlerinden birine dönüşür.

Yapılması gereken açıktır: Cumhuriyet’in yarım bıraktığı yerden devam etmek.

Ulus ölçeğinde ısrar etmeliyiz.
Sanatı yeniden halka ait hâle getirmeliyiz.Ulus ölçeğinde ısrar etmek, uluslararası dayanışmaya karşı olmak demek değildir. Sınırları aşan bir emek birliği mümkündür. Ancak kültürel egemenlik teslim edilemez.

Yıllar önce Namık İsmail’in raporunda “ehil sanatçı” tanımı yapılmıştı: Akademi mezunu, vatanını seven, devrimleri halka yayma sorumluluğu taşıyan birey. Bugün bunu farklı adlandırabiliriz: aydın sanatçı.

Bu ülkenin yurtsever, antiemperyalist aydın sanatçılara ihtiyacı var.
Aydın sanatçı yeniden saygın olmalıdır.
Sanatını bir araç olarak kullanmaktan çekinmemelidir.

Sanat her dönemde bir propaganda aracıdır. Kaybettiğimiz bir Cumhuriyet’in propagandasını yapamayız. Ama kazanacağımız eşit ve özgür bir düzenin propagandasını yapabiliriz.Sanat yeniden kurucu olabilir.
Kurucu irade yeniden doğabilir.
Sanat yeniden halkın olabilir.

Bu amaçlarla, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Görsel Sanatlar İnisiyatifi Ankara'da yaptığı kuruluş toplantısıyla yola çıktı. Tüm Türkiye’den sanatçıların katılımıyla büyümeye, örgütlü gücüyle yeni bir Cumhuriyet’in kurucu iradesi olmaya doğru ilerliyor.


© soL