Sermaye, devlet ve hafıza
Hatırlamayı, bugünle geçmiş arasındaki mesafede kurulan bir zaman inşası olarak tanımlamanın riskleri var. Geçmişi yitip gitmiş yekpare bir zaman olarak düşünmenin, onu bugünün ihtiyaçlarına göre dağılan parçalarından seçerek yeniden kurmanın.
Çünkü, mesafe katılaştığında geçmiş nesnelliğini yitirip iktidarın ölçüsüne dönüşebilir. Bu durumda hatırlayanın deneyimi unutuşun örtüsü altında silikleşir. Bellek, zihnin seçmeci doğası nedeniyle eksiktir ama, onu eksilten de yücelten de iktidar ilişkileridir. Dolayısıyla hatırlama bireysel bir edim olduğu kadar siyasal bir mücadeledir.
Geçmiş geride bırakılmış zaman değildir. Bugünün çatışmaları içinde sürekli beliren canlı bir kuvvettir. Onu hatırlamak, bugünün karanlığında ansızın çakan hakikat kıvılcımını yakalayabilmektir. Mücadele tam da burada başlar. Egemen yorumların ehlileştirdiği hafızayı özgürleştirmekte, tarihin dışına itilen deneyimleri ortaya çıkarmakta.
Akif Avcı’nın Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri adlı kitabı bu mücadeleyi tarihsel materyalist bir yöntemle sürdürüyor. Sermaye sınıflarının niteliklerini ve her birinin tarihe müdahale etme biçimlerini anlatırken tezinin temel dayanağını hafızanın nasıl üretildiğini, iktidarın hangi ilişkiler ağı içinde örgütlendiğini, devletin, hukukun, emek rejiminin aynı iktidar bloğu içinde birbirini nasıl tamamladığını belgelerle açıklıyor.
Böylece sermaye örgütleri, kapitalist devletin oluşumunu - sermaye fraksiyonları arasındaki mücadeleyi ve sınıf egemenliğinin işleyiş biçimlerini yansıtan tarihsel öznelere dönüşüyor. Bu yapıların siyasal yönelimlerle hegemonik düzenin kurulmasında üstlendikleri rolü bütün bağlantılarıyla aktarıyor.
Akif Avcı, tezini kurmadan önce Türkiye’de sermaye sınıfına ilişkin ana akım literatürü dikkatle tarıyor. Farklı yaklaşımların ulaştıkları sonuçları ve bu sonuçların kabul edilmesini sağlayan gerekçeleri kavramsal tercihlerle sorguluyor. Bu aşamada Avcı’nın asıl ilgisi, yerleşik söylemleri inşa eden düşünme biçimlerinde yoğunlaşıyor. Eksikliğini belirlediği tarih tezlerinin dayanağını çözümleyerek gösterdiği boşluğu dolduruyor.
Türkiye’de sermaye sınıfının tarihsel oluşumunu açıklayan çalışmaların önemli bir bölümü, burjuvazinin devletle kurduğu siyasal ilişkiyi merkeze alır. Ayşe Buğra ve Haluk Alkan gibi isimler, Türkiye burjuvazisinin Batı’daki örneklerden farklı olarak üretim ilişkilerinin içinden gelişmediğini; büyük ölçüde devlet eliyle büyütülen bir toplumsal kesim olarak biçimlendiğini ileri sürer. Bu yaklaşım, sınıfsal ayrımları kültürel ve kimliksel kategoriler üzerinden okumayı tercih eder. Anadolu sermayesi, İstanbul burjuvazisi, seküler ya da muhafazakâr sermaye gibi ayrımlar bu çerçevenin temel kavramlarını oluşturur. Weberci kurumsalcı yorumlar ise merkez-çevre ikiliğinden hareketle Türkiye sermayesini aidiyet üzerinden “siyasi toplumun bir parçası olanlar ve sivil toplumun içerisine dahil olanlar” şeklinde inceler.
Avcı’nın itirazı bu noktada başlar. Bu yaklaşımların ortak bir eksiklik taşıdığını ileri sürer. Sermaye sınıfını üretim ilişkilerindeki konumundan koparıp siyasal tercihleri, kültürel kimliği ya da kurumsal aidiyeti üzerinden tanımlamak, sınıf çözümlemesini maddi üretim sürecinden uzaklaştırmaktadır. Böyle olunca artık değerin hangi emek rejimi içinde üretildiği, sermaye fraksiyonlarının hangi tarihsel mücadelelerle biçimlendiği ve devletle kurdukları ilişkinin hangi maddi zemine dayandığı görünmezleşir. Sermaye örgütleri, kendi içinde çatışmaları olmayan yekpare yapılar gibi okunurken devletle bağları da kurumsal temaslardan ibaret dışsal bir ilişkiye indirgenir.
Avcı’nın gösterdiği gibi tarih bu görünmez bırakılan alanda eyleme geçer. Sermaye fraksiyonları arasındaki mücadeleler, üretimin örgütlenmesi, dünya kapitalizmine eklemlenme yöntemleri, devlet aygıtındaki güç dengeleri ve emek rejiminin dönüşümü birbirinden bağımsız tek tek açıklanabilecek süreçler değildir. Aynı tarihsel hareketin birbirini tamamlayan görünümleridir. Bir alandaki değişim ötekini dönüştürür, yeni ekonomik dengeler yeni kurumlar, yeni yasalar ve yeni siyasal söylemler üretir. Bu yeni, eski hegemonyanın cilalanmış formudur. Bu nedenle Avcı’nın tarihsel materyalist yaklaşımı, mevcut literatüre eklenmiş alternatif bir yorum olmanın ötesine geçer. Türkiye kapitalizmini düşünme biçiminin eksenini değiştiren metodolojik bir müdahale niteliği kazanır.
Avcı’nın çalışması resmî iktisat tarihindeki liberal açıklamaların ve kültürel indirgemeciliğin gölgede bıraktığı sınıf ilişkilerini bütünlüklü bir değerlendirmeyle aktarıyor. Türkiye kapitalizmine eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının çerçevesinden bakıyor. Kuramsal tartışmaları tarihsel belgelerle, gazete ve dergi arşivleriyle, mülakatlarla birlikte okuyarak devletin, emeğin, kültürün ve rızanın nasıl aynı toplumsal örgü içinde biçimlendiğini somut veriler üzerinden yansıtıyor. Böylece kitap kapalı kapılar ardındaki girift ilişkileri sıralayan bir envanter olmaktan çıkıp birbirinden kopukmuş gibi görünen süreçlerin aynı toplumsal hareketin parçaları olduğunu kavramaya imkân veren güçlü bir düşünme alanına dönüşüyor.
Yazarın yönteminin temelinde devleti, sermayeyi ve sınıf mücadelelerini aynı tarihsel hareketin iç içe geçmiş öğeleri olarak ele alması var. Devlet sermaye sınıfının dışında duran tarafsız bir aygıt olmadığı gibi, sermaye de devleti yalnızca ihtiyaç duyduğunda başvurduğu dışsal bir güç olarak kullanmıyor. Her ikisi de birbirini kuran, dönüştüren ve sınırlarını karşılıklı olarak belirleyen ilişkiler içinde biçimleniyor. Devletin aldığı kararlar sermaye gruplarının dolaysız taleplerini karşılamaktan çok, kapitalist üretim ilişkilerinin sürekliliğini sağlayacak siyasal atmosferi oluşturuyor; çelişkileri yönetiyor, farklı sermaye........
