menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ABD ve AB’nin maraz aşkında son gelişmeler

29 6
16.02.2026

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma tartışılıyor.

Rubio’nun ne menem bir yaratık olduğunu anımsatmazsak konuşmaya dair söylenecekler eksik kalır. Marco Rubio Küba kökenli bir ABD’li siyasetçi. Babası ve annesi 1956’da yani Küba Devrimi’nden önce, ABD yanlısı Diktatör Batista döneminde halen geniş bir Kübalı nüfus barındıran Miami’ye göçmüşler. Rubio ABD doğumlu. Buna rağmen Rubio’nun anlatmayı en çok sevdiği öykü ailesinin Kübalı komünistler yüzünden ABD’ye göçmeye zorlandıkları. Yalanı yüzüne vurulunca hikâyeyi “memleketlerine döneceklerdi ama komünistler yüzünden dönemediler”e çevirmiş. Rubio birçok benzeri gibi yalancı, ilkel ve ahlaksız bir anti-komünist.

Öte yandan, Trump yönetiminin Küba’ya karşı geleneksel ABD saldırganlığının şu sıralar vites yükseltmesinde Rubio ve içinden çıktığı Miami Küba mafyasının önemli payı olduğunu da es geçmeyelim. Bu mafya ABD’nin geri alarak yeniden batakhaneye çevireceği bir Küba’da kompradorluk rolünü üstlenme rolüne çoktandır hazırlanıyor.

Yeri gelmişken anımsatayım. Küba’ya yönelik Yanki haydutluğuna karşı insanlığın sesini duyurmak ve insanlığı savunmak için hazırlanan şu bildiri imzalarınızı bekliyor.

Konumuza dönelim. Rubio’nun bir özelliği de Çin ve ÇKP düşmanlığı. Çin karşıtı açıklamaları sebebiyle 2020 yılında Çin’e girişi yasaklanmış. Bu yasağın devam edip etmediğini bulamadım ama Trump’ın söylediği gibi Nisan ayında Şi Jinping’in ABD ziyareti gerçekleştikten sonra ABD Başkanı iade-i ziyaret yapmak isterse Dışişleri Bakanı Rubio’yu yanında götüremeyebilir. Aslında daha güzeli, geldiği uçakla geri postalanması olur.

Rubio, Cumhuriyetçi Parti’nin erken parlayan yıldızlarından. Genç yaşına karşın, 2011-2025 yılları arasında kesintisiz olarak bu partiden Florida Senatörlüğü yapmış. 2015’te Trump’a karşı Cumhuriyetçilerin Başkanlık adayı olmuş ama kaybetmiş. Bu arada, 2028’deki Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçilerin adayı olması yüksek bir olasılık olarak değerlendiriliyor.

Rubio her zaman Cumhuriyetçilerin Latin Amerika konusundaki etkili isimlerinden olmuş. Bu arada ABD’nin ilk Latin kökenli Dışişleri Bakanı olduğunu da ekleyelim. Ailesi Katolik, kendisi ise yine diğer benzerleri gibi “ABD Doları Kilisesi”ne mensup.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Mühih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma bilmem kaçıncı kez “ABD’nin kurallara dayalı uluslararası sistemin sona erdiğini ilan ettiği” şeklinde yorumlandı.

Konuşmasının bir bölümünde mealen şunları söyledi:

“Batı beş yüzyıl boyunca, misyonerleri, hacıları (pilgrims), askerleri ve kaşifleriyle yeni kıtalara açıldı ve geniş imparatorluklar kurdu. 1945’ten itibaren ise, Kristof Kolomb döneminden bu yana ilk kez gerilemeye başladı. Avrupa harabeye dönmüştü ve halkın yarısı Demir Perde gerisinde kaldı. Batının büyük imparatorlukları, Allahsız Komünist Devrimler ve sömürgeciliğe karşı ayaklanmalar yüzünden nihai çöküş dönemine girdiler. Bu gerileme dünyayı değiştirdi ve haritanın geniş kesimlerinin kızıl orak çekiçle kaplanmasına yol açtı.

Birçok kişi Batının hakimiyetinin sona erdiğini düşündüler. Oysa bu bir seçim meselesiydi. Başkan Trump ve ABD, sizlerle birlikte, geçmişte yapabildiklerimizi yeniden gerçekleştirebilmek istiyor.”

Rubio konuşmasında açıkça bir tür asr-ı saadet özlemini dile getiriyor ve sömürgecilik döneminin geri gelmesi için Avrupa’ya birlikte çalışmayı arzu ettiklerini dile getiriyor. O arada şanlı tarihten, asil ve muhteşem Batı medeniyetinden, bunlarla gurur duyma gereğinden dem vuruyor. Konuşmasını yazanlardan biri olsam iki paragrafın arasına bir de Yahya Kemal’in şu beytini iliştirirdim:

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendikBin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik”

Marco Rubio, insanlık tarihinin en görkemli medeniyeti olarak nitelediği Batı uygarlığının gerilemesinin terbiyeli ve kurallı bir yaklaşımla önlenemeyeceğini de belirtmeyi ihmal etmiyor. O arada savaştan, iklim değişikliğinden ve teknolojiden korkmamak gerektiğini de araya sıkıştırıyor.

Konuşmayı yerinde izleyen kimi basın mensuplarının izlenimlerini okudum. Kimisi Batılı liderlerin Rubio’yu yürekten alkışladıklarını söylerken, Gideon Rachman gibi kıdemli gazeteciler ise Avrupalı siyasetçilerin, konuşmayı yeni bir meydan okumaya çağrıdan ziyade, iyi hazırlanmış bir mersiye, yani ölünün ardından yapılan edebi dozu yüksek övgü konuşması olarak değerlendirdiklerini aktarıyor.

Rubio açıkça yeni bir sömürgecilik dönemi için kuralsız saldırganlık ve savaş çağrısı yapıyor. Bir anlamda uygarlık tarihini geriye doğru götürmeyi öneriyor ve Avrupalı muhataplarına bunun mümkün olduğu mesajını veriyor. Ne var ki Kolomb’un deniz açıldığı dünya ile bugünkü arasında devasa farklar bulunduğunu herkes biliyor.

Öncelikle ekonomik ve ticari odağın, daha da önemli genel anlamıyla değer üretiminin Atlantik’ten Pasifik'e kaydığı bir dünyada yaşıyoruz. Sömürgeciliği yeniden canlandırmaya kalkışmanın Batı için ağır bir maliyeti olur. ABD yönetimi bu maliyeti göze almaya niyetlense de, Avrupa’nın takip edeceği veya istese de edebileceği kesin değil. 

Bu noktada bir parantez açıp Rubio’nun konuşmasıyla birlikte ABD’nin Avrupa’yı terk ettiği, ikincisinin özerk bir güç hale gelmek zorunda olduğu türünden spekülasyonlara da bir göz atalım. ABD Avrupa’yı terk filan etmiyor. Rubio’nun konuşması ve ABD’nin genel eğilimi Avrupa’yı elini daha fazla cebine atan bir tabi bölge, bir vasal konumuna getirmek. Rubio, Avrupa’nın konvansiyonel bağlamda silahlanma çabalarını arttırması gerektiğini belirtiyor. Bunları ABD’den temin etmesi de bir başka beklenti. Ancak ABD’nin nükleer şemsiyesinin ortadan kalkacağını veya NATO’nun dağılacağını filan söylemiyor.

O arada yaptığı bir vurgu da Rubio’nun mensup olduğu primat türünü ortaya koyar nitelikte. O sözleri nedense bizdeki ABD ve “Batıseverlerin” dikkatini çekmemiş. Rubio Avrupalılara sosyal güvenliğe para harcamayın silahlanmaya harcayın diyor. Bir anlamda haklı, “eninde sonunda cepheye sürüp öldürteceğiniz Avrupa halklarına sosyal güvence sağlayıp ne yapacaksınız ?” demiş oluyor.

Avrupa böyle bir düzeni gerçekten kurabilir mi? Yanıt evet. Bunun için Avrupa sermaye düzeninin daha fazla aşırı sağa ihtiyacı var. Yoksullaştırılacak halkın öfkesinin sermaye dışındaki hedeflere yöneltilmesi şart. Genel eğilim ve büyük sermayenin kontrolündeki medya gruplarının çabası zaten bu yönde. Fransa’da Bolloré, İngiltere’de Murdoch gibi büyük basın tekelleri bunun için var güçleriyle uğraşıyorlar. Aşırı sağcı siyasetçiler sürekli buralarda boy gösteriyor. Trump yönetimi de aşırı sağcı hareketleri açıktan destekliyor.

Biz Rubio’nun konuşmasının çizdiği görünüme iyi tarafından bakalım. Kendi adıma mevcut Cumhuriyetçi çetenin bu dürüstlüğünden memnunum. Demokratlar gibi numara yapmıyorlar. İnsan hakları, demokrasi filan gibi sakızları çiğnemiyorlar. Sömürgelerimizi kaybettiğimiz için zayıfladık, geri almamız gerek diyorlar. Biz komünistler ve yurtseverler için ilave bir zorluk yok. Aksine, emperyalizmin borazanlığını yaparak geçinenler için zor günler bunlar. “Hür dünya”nın olmayan erdemlerini, halklara koklatılmayan nimetlerini pazarlayarak, akademyada veya medyada yer edinenlerin işi güçleşiyor.

Rubio’nun anlatısında eksikler var elbette ama bunu yadırgamıyorum. Ailesinin hayat hikayesini bile hastalıklı bir yalan üzerine kuran bir zihniyetin tarihi doğru anlatmasını bekleyecek kadar saf değiliz.

Marco Rubio, 1945’i sömürgecilik çağının kapandığı bir dönüm noktası olarak anlatıyor. Doğal olarak Yeni Sömürgecilik dediğimiz, işgali ve talanı orduların değil uluslararası şirketlerin gerçekleştirdiği dönemi yok sayıyor. Ancak bunun ötesinde bir ayrıntı daha var atladığı. 1948’de İsrail’in kurulması. Birileri "ama SSCB de..." diye atlamadan notu düşeyim. Bana göre, buna izin vermesi Sovyetler Birliği’nin en ölümcül diplomatik hatalarından biri.

Başka bir deyişle, bir yandan eski anlamda sömürgecilik tasfiye edilirken bir yandan da o anlayışı bire bir yansıtan yeni bir sömürge kurulmuş 1948’de. ABD ve şimdi Rubio sömürgeciliğin erdemlerinden söz etti diye onu görünüşte ayıplayan Avrupa yönetici sınıfının koşulsuz desteğiyle varlığını genişleyerek sürdürüyor.

İsrail, eski sömürgeciliğin bitişinin ilan edildiği bir dönemde kuruluyor ama bal gibi de bir sömürgecilik projesi. İsrail’in sömürgecilik konusunda bugün geldiği nokta insanlık tarihinde kaydedilmiş gaddarlık seviyesi bakımından Güney Afrika’nın ırkçı rejiminden dahi ileride.

Rubio’nun haklı olarak gerilemesinden şikayetçi olduğu ve yeniden tesisini istediği yüksek medeniyetin ya da Batı hegemonyasının eserlerinden sadece biri İsrail. Macron’un, Starmer’ın, Merz’in, Von Der Leyen’in kılına zarar gelmesin diye önüne yattığı, uğruna Avrupa yurttaşlarını sokaklarda patakladığı İsrail.

Sadece bu örnek bile Rubio ve benzerleriyle mücadeleyi yükseltmek için yeterli sebep. 2026 yılında hâlâ ABD’den ve AB’den hayır bekleyen, “ne yapsak da Von Der Leyen’in soykırımcı Avrupasıyla yakınlaşsak” diye klavye eskiten zihniyetle de elbette.


© soL