menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Seymour Hersh’ten bize dersler

18 5
16.01.2026

Laura Poitras ve Mark Obenhaus’un yönettiği, ünlü gazeteci Seymour Hersh’ün hakikat mücadelesinden kesitler sunan “Cover-Up” adlı belgeseli herkese öneririm. Geçmişi olduğu kadar bugünü anlamak için de çok faydalı işlerden biri. Benim kuşağım Hersh’ü Irak’ın Ebu Garip hapishanesinde ABD ordu mensupları tarafından yapılan işkencelerle ilgili haberleriyle hatırlayacaktır. Batı dünyasında güvenilir bulduğum az sayıdaki gazeteciden biriydi Hersh. Belgesel sayesinde bir kez daha görüyorsunuz ki; Hersh bu güveni hak eden büyük bir gazeteci.

Cover-Up vesilesiyle onun gazetecilik geçmişini izlerken kafamın bir yanında da Türkiye’de olup bitenler dönüyordu. Hersh, ABD tarihinin önemli skandallarının üzerine, tek başına da kalsa, korkusuzca gitmiş bir isim. Özellikle Vietnam Savaşı’nda ABD ordusunun yaptığı “My Lai Katliamı” ile ilgili haberleriyle tüm dünyayı dehşete düşürmüş, My Lai’de yaşananlar ABD’nin Vietnam’daki savaş suçlarının bir sembolü haline gelmişti.

Hersh, çok büyük skandalları, kanunsuzlukları, kötülükleri korkusuzca ifşa etmesiyle nam salmıştı.
Ancak onun gazetecilik emeğine tanık olurken “ifşa”nın sınırlarını da açık bir şekilde hissediyorsunuz. Bugünün Türkiye’si de biraz böyle değil mi? Türkiye’de halk için habercilik yapan dürüst gazeteciler sayesinde öğrendiklerimiz bizi her seferinde dehşete düşürse de, “kötülerin neler yapabildiğini bilme”nin “kötülüğe karşı koyabilmek” anlamına gelmediğini de yaşayarak öğrendik.

Başka şekilde ifade edecek olursak; halkın bilmesi etkisiz değil, ancak yeterli de değil.

Konuyu Türkiye’ye getirmeden duramasak da aslında dikkat çekmek istediğim başka bir konu var. My Lai Katliamı, ABD’nin kendi siyah yurttaşlarına yönelik resmi ırkçılık politikası, Watergate skandalı, vb., gelişmelere rağmen 1980’lere gelindiğinde ABD nasıl oldu da kendisini “özgürlük”le özdeşleştirebildi? Burada açıklanması güç bir durum var. 1980’lere geldiğimizde bunların hiçbirinin konuşulmadığını, tersine bütün dünyanın “Amerikan rüyası” denen illüzyonla çalkalandığını biliyoruz.

Bu kadar hakikatten kopuk bir propaganda nasıl başarılı olabildi, soru bu.

ABD’nin resmi “détente” politikasını rafa kaldırmaya başladığı 1970’lerin ikinci yarısından 1980’lerin ikinci yarısına kadarki dönem, sosyalist ve kapitalist blok arasındaki gerilimin yeniden tırmanması nedeniyle “II. Soğuk Savaş” olarak adlandırılır. Bu politika en çok ABD Başkanı Ronald Reagan’la özdeşleşti.

Eski bir Hollywood yıldızı, sıkı bir anti-komünist olan Reagan’ın iktidarı, ABD’nin 1960’ların ikinci........

© soL