Kahramanmaraş’tan sonra tek soru: Neden?
Ülkemiz son birkaç gün içinde iki okul saldırısıyla sarsıldı. Yoğun bir şaşkınlık, üzüntü ve öfke nöbetine tutulmuş gibiyiz. Çocuklarını ve yakınlarını kaybeden ailelerin acısını derinden hissediyoruz.
Bu duyguların sağlıklı bir tartışmaya dönüşmesine çok ihtiyacımız var. Hem sorunun kaynağını sorgulamalı hem de öfkemizi nereye yönelterek çare üreteceğimizi düşünmek zorundayız.
Her ülkenin tarihi gibi Türkiye’nin tarihini de şiddetin tarihi olarak yazabilirsiniz. Ancak son 10 yıldır yepyeni bir atmosfer içinde olduğumuzu ve düzenin her hücresinden şiddet fışkırdığını hepimiz hissediyoruz. Bu yoğunlaşmanın nedeni nedir?
Soğukkanlı bir tarihsel ya da kuramsal analiz önermiyorum. Ama bu tartışmayı sağlıklı bir şekilde yapmak için ilk kez barış kuramcısı Johan Galtung’un kullandığı “yapısal şiddet” kavramına ihtiyacımız var. Nedir yapısal şiddet? Sistemin üzerine kurulu olduğu toplumsal yapıların ve ilişkilerin şiddet üretmesi. Ne tür bir şiddetten bahsediyoruz? Fiziksel ve ilk bakışta fiziksel olmayan her türlü şiddetten.
Kapitalizm kendisinden önceki sistemlerden farklı olarak şiddeti büyük ölçüde fiziksel olmaktan çıkarır; sınıf ilişkilerinin alanı olan sivil toplumdan alarak “tarafsız otorite” olarak görülen devletin tekeline verir. Modern kapitalizm çağında karmaşık toplumsal dinamiklerin yönetilebilmesi buna bağlıdır. Toplumsal bütünlük böylece sağlanır.
Öte yandan bütün kapitalizm tarihi ağır bir şiddet tarihidir. Herkese ait olanın bir avuç insan tarafından gasbedilmesi, sömürgecilik, kölecilik, ağır çalışma koşulları, vb. Aslında sistem bütünüyle şiddet üzerine kuruludur. Ancak bir yandan da bunu kontrol altında tutmaya çalışır. Çünkü toplumsal varlığın sürdürülebilmesi için şiddetin kontrollü olması önemlidir. Kontrol dışına çıkan eğer üst sınıfların uyguladığı fiziksel şiddet ise, o tür bir şiddet pratiği genel olarak yaptırımsız bırakılır ama toplumun gözünden kaçırılır. Özetle şunu demiş oluyorum: Kapitalizmin ilerleyen aşamalarında fiziksel şiddet kontrol altındadır, işlevsel olarak uygulanır ve kamusal bir gösteri değildir.
Özellikle 20. yüzyıldaki sınıf mücadelesi ve toplumsal hareketlerin hak mücadeleleri, devletin şiddet tekelini de bazı ilkeler ekseninde sınırlandırmayı kısmen başarmıştır.
1970’lerin ikinci yarısından itibaren başlayan kapitalizmin neoliberal döneminde insanlık şiddetin, kuralsızlığın, rayından çıkmışlığın yeniden canlanışına tanık oldu. Neoliberalizmin siyasi miladı olarak gösterilen 1973 Şili darbesinin, korkunç bir işkence ve gözaltında kayıplar rejimi kurması, bu rejim sayesinde inşa edilmekte olan yeni iktisadi düzenin mahiyetini de anlatıyordu. Önce yoğunlaştırılmış fiziksel şiddetle dağıtılan toplumsal örgütlülük; sonra eşitsizlik, yoksulluk ve kamuya ait olanın gasbedilmesiyle gelen sosyo-ekonomik şiddet.
Neoliberalizm, bir kuralsızlık ve kanunsuzluk rejimi olarak, servetin toplumun yüzde 99’undan yüzde 1’ine en sert yöntemlerle aktarılmasının da adıdır. Türkiye’de de olduğu gibi bunun yapılabilmesi için insanlar örgütsüzleştirilir ve güvencesizleştirilir. Bu sayede çalışma saatleri uzar, ücretler düşer, sosyal haklar tasfiye edilir. Güvencesizlik aslında insanların yaşadığı en ağır........
