menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Liberal otoriterizm

10 0
18.02.2026

Liberal otoriterizm 1932 yılında ilk Almanya'da kendini göstermiştir. O dönem Almanya’da 1929 krizinin ekonomik buhranı sürmektedir. Naziler büyük yükseliş içindedir. Mart-Nisan aylarında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde Adolf Hitler, Paul von Hindenburg’a karşı ikinci turda yenilse de Alman siyasetinde büyük bir güç kazanır. Hatta sonrasında von Hindenburg Hitler’i 1933 yılının Ocak ayında Şansölye olarak atayacaktır. 

Temmuz 1932 parlamento seçimlerinde yüzde 37,5 oy oranı ile Naziler Almanya’da birinci parti olurlar. Her şey Nazilerin ve Adolf Hitler’in lehine işlemektedir, bir yıl sonra yani 1933’te Weimar Cumhuriyeti sona erecek ve Nazilerin işbaşına geldiği tek parti rejimine geçilecektir. 

İşte bu yıllarda Alman liberalleri arasında önemli bir isim olan Carl Schmitt, Nazilere destek çıkıp otoriter liberalizmin teorisini yapacaktır. Aslında Schmitt yükselen Nazizmi görüp liberalizmi bu yeni yükselen ideolojiye uydurmak istemiştir. Ona göre hep solcuların işine geldiğini düşündüğü çoğulcu demokrasiyi askıya alabilecek güçlü bir devlet mekanizmasının kurulması gerekir. Daha sonra 1938 yılında neoliberallerin buluşmasına sahne olacak Lippmann konferansında da hep bu parlamenter demokrasi eleştirisi devam edecektir. 

Nedir bu liberalleri demokrasiden soğutan? Ve nedir liberalleri otoriterizme yönelten? 

Çok kısa ve net bir cevap vermemiz gerekirse yükselen sol muhalif hareketleridir. Kapitalizm her zaman için yönetebildiği ölçüde sol muhalif hareketlere izin vermiştir. Kapitalizmin büyüme ve refah dönemleri sol hareketlerin de demokratik siyaset sahnesinde daha fazla meşruiyet ve önem kazandığı dönemler olmuştur. Kapitalizmin kriz dönemlerindeyse liberaller tarafından tersine sol muhalif hareketler, ekonomik ve toplumsal buhranın başlıca sorumlusu olarak görülüp siyaset sahnesinden uzaklaştırılma, yasaklanma isteği kuvvet kazanmaya başlar. 

Sol açısından bakmamız gerekirse kapitalizmin refah dönemleri devrimciler hariç sosyal demokrat-sol hareketlerin de düzenle daha fazla uyum sağladığı, düzenin avantajlarından nemalandığı zamanları temsil eder. Sosyalist sol da bu dönemlerde çok daha fazla örgütlenme şansı bulacak ve gelişmesini sürdürecektir. Krizde ise kapitalizm önce kendi solunu (sosyal demokrasiyi) tasfiye etme sürecine girer ve bu tutum sosyalist solun dayanışmacı kimliği sebebiyle sesini yükseltip meydanlara daha fazla çıkmasına yol açar.  

İşte tam burada liberalizm otoriterleşir. Liberalizm ile ilgili, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" veya özgürlükler, bireysel tercihler vs… gibi tüm bilgileri unuturuz… çünkü ortada solun sorumlu tutulduğu kapitalizm krizi vardır. O zaman liberalizm içinde otoriterizm mubahtır. Bu fikrin babalarından biri olan yukarıda bahsettiğimiz hukuk hocası Carl Schmitt demokrasinin demokrasi karşıtı sol partilerin güçlenmesine vesile olduğu için eleştirir ve yükselen Nazi ideolojisine destek verir. Ona göre liberalizm Nazizm ile olağan dışı sayılan durumlarda işbirliği yapabilir hatta liberal ideoloji Hitler’in ideolojisine uygun olarak yeniden dönüşebilir. 

Schmitt’in otoriter liberalizmi ve sonrasında neoliberalizm ve ordoliberalizm adını alacak ideolojisinin temel çıkış noktası sosyalizm karşıtlığıdır. Ondan sonra gelecek tüm otoriter liberalizm yanlısı neoliberal düşünürler mesela Hayek, von Mises, Rougier, Allais vs. hepsi anti-sosyalisttirler. Bu cenahın sosyalist karşıtlığı görüşü ikinci dünya savaşı sonrası Nazi Almanya’sının yıkılmasıyla birlikte faşizm karşıtlığını da içine almıştır. Fakat bu tam bir aldatmacadır. Yıkılan Nazi Almanya’sı sonrası Nazi subayları Nürnberg mahkemelerinde yargılanıp idama mahkûm edilirken neoliberallerin doğal olarak Nazizm’i savunması mümkün değildir. Neoliberal düşüncenin babası sayılan Mont Pelerin adında bir dernek kurarak tüm neoliberalleri bir araya toplayacak olan Friederich August von Hayek 1944 yılında "Köleliğin Yolu" adıyla bir kitap yazar ve orada tüm sosyalist ve faşist ideolojileri aynı kabın içine koyarak totaliter fikirler olarak yaftalayıp liberal demokrasi düşmanı ilan eder. Hayek’in sonrasında Pinochet’nin 1973’de Şili’de yaptığı askeri darbeyi desteklemesi onun 1944 yılında yazdığı kitabındaki görüşleriyle çelişir. Fakat o faşizan bir askeri darbeyi desteklemesinin nedeni olarak askerlerin serbest piyasa ekonomisi yanlısı olmalarından dolayıdır. Ve ona göre otoriter bir rejimin uyguladığı serbest piyasa ekonomisi, planlamacı sosyalist bir ekonominin uygulandığı demokratik bir rejimden çok daha iyidir. Ve 1974 yılında Hayek, sosyal demokrat Gunnar Myrdal ile beraber Nobel Ekonomi ödülünü paylaşacaktır. 

Bütün bu gelişmeler bize ne anlatır? 

Hayek’in sözlerinin arkasında yatanlara baktığımızda sosyalizm karşıtı otoriter bir liberalizm ideolojisine bağlı olduğunu görürüz. Sosyalist Allende’nin demokratik yollardan iktidara gelse bile askerler tarafından devrilmesini desteklemektedir. Serbest piyasa ekonomisini uygulayacak olan her türlü faşizan diktatörlüklere kapı açacaktır. Ondan önce de 1938’de Lippmann konferansına katılmış olan neoliberallerin Rougier gibi, Baudin gibi iktisatçıların bir çoğu da Portekiz ve İspanya’daki Salazar ve Franco diktatörlüklerini desteklemişlerdir. Bu son iki iktisatçının Hayek’ten farkı korporasyonlara dayalı merkezi bir ekonomik modelin de liberal olabileceğini savunuyor olmalarıdır. Hayek bu konuda serbest ekonomiden taviz vermediği için onlardan biraz ayrılır. Ama ayrım o kadardır. 

Aslında diyebiliriz ki çoğu neoliberal iktisatçılar için Schmitt’in otoriter liberalizminin sosyalizm karşıtı olması belli başına takdir edilesi bir durumdur. Ve Nazizm yenilmiş olmasaydı belki birçoğu Schmitt’in bir dönem olduğu gibi Nazi partisi ideoloğu olarak kalmalarına neden olacaktı. 

Peki tüm bu gelişmelerden yola çıkarak günümüze gelelim. Günümüzde durum nasıl? 

Aslında yaşadığımız zamanlar 1932 yıllına çok benzer gelişmeler gösteriyor. 1929 dünya kapitalist krizi sonrası yükselen faşist ideolojiler günümüzde de 2008 dünya kapitalist krizi sonrası yükselmektedir. Ve aynı şekilde kapitalist küresel sistemin devamından yana olan merkez liberal politikacılar gittikçe daha fazla aşırı sağ ve faşizan düşüncelere pirim vermektedir. Başta ABD olmak üzere birçok ülkede sol karşıtı, mülteci karşıtı ırkçı otoriter liberalizm uygulamaları yeniden önem kazanmıştır. Fransa’ya baktığımızda iki dünya savaşı arası gelişmelere benzer olaylar ve siyasi reaksiyonlar birbirini izlemektedir. İlk olarak Fransa 5’nci Cumhuriyetinde ilk defa olarak aşırı sağ bir parti parlamentoda en fazla milletvekili sayısına ulaşmıştır. Yine ilk defa olarak Fransız Cumhurbaşkanı Macron Avrupa Birliği yanlısı ve küresel sermayenin en iyi savunucularından birisi olmasına rağmen sosyal demokrat muhalefeti gayri meşru hareket olarak kodlama gayreti içindedir. Bu konuda Hayek’in öğretilerinden yararlanarak ülkedeki daha radikal olan sosyal demokrat bir partiyi (Boyun Eğmeyen Fransa) aşırı sol (extreme gauche) olarak nitelendirerek aşırı sağ partilerle aynı kefeye koyup önemsizleştirmektedir.

Son olarak geçen hafta sonu Quentin adında aşırı sağ bir siyasal hareketin üyesinin anti-faşist sol örgütlü öğrencilerle katıldığı bir kavgada ölmesi sonucu yeniden bu sağ-sol meseleleri Fransa’da ayyuka çıkmıştır. Özellikle iktidara yakın televizyon kanalları Quentin adlı öğrencinin sol eğilimli medya tarafından aşırı sağ militanı olarak lanse edilmesini eleştirmişler ve onun anti-faşist solcu öğrenciler tarafından linç edildiği üzerinden bir kara propagandaya girişmişlerdir. Hali hazırda bugün de eski İçişleri Bakanı yeni Adalet Bakanı Gerard Darmanin siyasi literatüre yeni bir kavram daha katmıştır. O da ültra sol (Ultragauche) klafıdır. Darmanin’in Quentin adlı aşırı sağ militanı öğrencinin ölümünden ültra sol diye nitelendirdiği bir sol derneği sorumlu tutarken aşırı sol olarak nitelendirdiği Fransız Meclisi'nde üçüncü parti olan radikal sosyal demokratları da (Boyun Eğmeyen Fransa) bu trajedinin yaşanmasında payı olduğunu iddia etmektedir. Bu tavır Macron hükümetinin sol öğrenci gruplarını ültra-sol diye yaftalayıp ileride gayri-meşru ilan edip terör listesine alma girişiminden başka bir şey değildir. 

Boyun Eğemeyen Fransa (LFİ) da aşırı sol diye nitelendirerek aşırı sağcılarla aynı tarafta tutulması sonucu kala kala resmi Fransız sol muhalefetini meclisteki 577 vekilden sadece 66’sına sahip PS (Sosyalist Parti) sağlamaktadır. Şimdiki Macron hükümetinin sol partisi olmaya soyunan PS eski Mitterand’ın partisidir. Tekrar Quentin olayına geldiğimizde Macron yanlısı medya onu aşırı sağ militanı olarak değil milliyetçi (nationaliste) olarak lanse etmeye başlamıştır. Tanımlar değişmiş siyasi kavgada aşırı sağ öğrenci grupları milliyetçi olarak yeniden tanımlanırken anti-faşist sol öğrenci grupları ultragauche (ültra-sol) olarak anılıp hedef gösterilmeye başlanılmıştır. 

Fransız siyasetinde bütün bu gelişmeler Hayek’in Kölelik yolu adlı kitabında önerdiği demokrasilerdeki yeni dar siyasal yelpazeye uymaktadır. Serbest piyasa ekonomisi ile sorunları olmayan sağ veya sol siyasal partiler ile derneklerin meşru görülüp siyaset yapabileceği onun dışındaki tüm parti ve derneklerin (serbest piyasa ile sorunları olanların) gayri meşru ilan edilip siyaset sahnesinden silindiği yeni bir demokratik rejimdir. Tabii bu yeni rejimin bekçileri olan tam teçhizatlı güvenlik güçleri ve Darmanin’in başında olduğu yeni adalet sistemi vardır. 

Bakalım gelecek zamanlarda Fransa ve Dünya’da nasıl gelişmeler bizi bekliyor olacak?  


© soL