NATO’ya hayır!
Türkiye-NATO ilişkileri çok yönlü analizleri gerekli kılıyor. Hem bu analizleri hem de bugün gelinen yeri gerçekçi zemine oturtmak yönünden iki saptamayı anımsatmakta yarar var.
Birincisi 1940’ların ikinci yarısıyla başlayan, Türkiye’nin “II. Dünya Savaşının ardından tarihi bir seçim yaparak özgür dünya ile birlikte, Batı Blok’unda yer alma” tercihi sonucu NATO’ya giriştir. Tırnak içindeki sözcükler Dışişleri Bakanlığının (DİB) internet sayfasındaki “Türkiye-NATO 60 Yıldır Barış ve Güvenlik İçinde” başlıklı yazıdan alıntıdır. 1945 Birleşmiş Milletler, 1947 Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu üyelikleri de aynı politikanın ilişkileridir. Yine DİB’nin sözleriyle:
“Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesi ile uyumlu olan bu politika (özgür dünyayla birlikte Batı Blokunda yer alma tercihi), Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye olmasıyla taçlandırılmıştır. O günden bu yana NATO, Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikasının mihenk taşını oluşturmuştur”.
“Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesi ile uyumlu olan bu politika (özgür dünyayla birlikte Batı Blokunda yer alma tercihi), Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye olmasıyla taçlandırılmıştır. O günden bu yana NATO, Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikasının mihenk taşını oluşturmuştur”.
Birinciye bağlı olarak ikinci saptamaysa emperyalizme (ve hilafet ve saltanata) karşı verilen Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyetle taçlandırılan devrimci, yurtsever ve bağımsızlıkçı Türkiye’nin temel felsefesi tersine çevrilmiştir. Özetle “Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesi ile uyumlu”luk değil bu temelden kopuş, Cumhuriyet taçlandırması yerine karşıtlarının taçlandırılması söz konusudur. Korumacı ve devletçi politikalar esnetilmeye başlanmış, dost ve dayanışmacı Sovyetler Birliği karşı cepheye alınarak kapitalist-emperyalist dünyaya kucak açılmıştır. Aynı dönemlerde devletçi politikalara karşı politikalar yerine esnetilme tercihi sermaye sınıfının........
