Vatandaş Rifat’ın terekesi
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra İstanbullular için sokakta asker görmek pek de şaşırtıcı değildi. Fakat bir gece vakti kapısında bir düzine askerle karşılaşmayı en son bekleyen İstanbullu sanırım Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları’nın Eminönü’ndeki meşhur dükkanının mağaza müdürüydü.
Gözaltına alınıp karakola götürülen adam, ne olduğunu anlamamıştı. Büyük ihtimalle esir tutulan Demokrat Partililerle aynı kaderi paylaşacağını düşünmüştü. O günlerde bir gece yarısı evinden alınıp götürülmek hayra alamet değildi.
Kendisine Yassıada’dan telefon geldiğini öğrenince korkusu daha da arttı. Ada yönetimi öfkeliydi: Kurukahveci Mehmet Efendi, neden Yassıada’ya kahve satmıyordu? İstanbul’da kahve karaborsaya düşmüştü. Kurukahveci de vitrinine “Kahve yok” tabelası asmış, elindeki az miktardaki kahveyi yüksek fiyata el altından satmaya başlamıştı.
Yassıada’nın sert komutanının en büyük zevklerinden biri, her gece yatmadan önce bir fincan Türk kahvesi içmekti. Adada kahve bitince genç bir astsubay Eminönü’ne yollanmış, kahve alması istenmişti.
Genç astsubay sivil kıyafetleriyle Eminönü’ne gitmiş, Kurukahveci’nin vitrinindeki “kahve yok” tabelasını görünce içeri girmemiş, vazifesinin tamamlandığını düşünüp adaya geri dönmüştü.
Yassıada da bunun üzerine öfkelenmiş, 60 Darbesi’nin en ilginç gece baskınlarından biri düzenlenmişti.
Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları operasyonu.
Mağaza müdürü serbest bırakıldıktan sonra dükkanını açmış, Yassıada’dan gelen astsubayı beklemeye başlamıştı.
Bembeyaz tenli renkli gözlü genç zayıf bir adam yine sivil kıyafetleriyle kapıdan çekingen bir şekilde girmiş, naif bir şekilde “kahveniz var mı?” diye sormuştu.
Mağaza müdürü genç adamın Yassıada’dan geldiğini anlayınca öfkelenmişti: “Kardeşim, sen neden söylemiyorsun Yassıada’dan geldiğini ilk başta, yaktın başımızı.”
Astsubay, vitrindeki yazıyı görünce kahvenin olmadığını düşünmüş, vazifesini sonlandırmıştı. Sadece bir gece kahvesiz kalınca insanları yatağından aldırabilecek kudreti ve hakkı kendisinde görenlerin dünyasında asker olduğunu söylemeye bile utanmıştı.
Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları’na hayatlarının stresini yaşatan genç astsubaya büyük ihtimalle mağaza müdüründen Yassıada komutanına kadar herkes kızmıştı: Naif, saf, belki de iş bilmez.
Fakat genç astsubay Yassıada’da kendi yetkilerinin sınırını bilen belki de tek kişiydi. Kendisine sadece “kahve al” denmişti. Karaborsadan kahve satanlara Yassıada’dan geldiğini söylemesi, el altından kahve alması gerektiği değil.
Dönemin koşullarının, üniformasının, görevinin insanlarda doğuracağı etkiyi suistimal etmemişti. Kendisine emir yağdıranların istese de anlamayacağı bir şeydi bu. Özellikle de seçilmişlere karşı darbe yapan, insanları hapse atan, hukuksuz bir şekilde yargılayan ve asan darbecilerin.
Kurukahveci’den utana sıkıla kilolarca kahveyi alıp Yassıada’ya geri dönen naif astsubay Rifat Erdölen, zaten gönülsüz bir şekilde görevini yapıyordu.
En alt en soldaki dedem Rifat Erdölen. Selimiye Kışlası’nda.
Dedem darbeden önce Yassıada’daki Deniz Astsubay Okulları’nda derse giren öğretmenlerden biriydi. 1957 yılında okula tayin olmuştu. Darbe sonrasında Yassıada, Demokrat Partililerin esir olarak tutulduğu bir hapishaneye çevrilmişti. Astsubay Okulu’nun yönetimi ise bu geçiş sürecinde adaya hâkim oldukları için görevlerine “zoraki gardiyan” gibi devam etmişti. Darbeyi halkın geneliyle aynı anda öğrenen bu astsubaylar, kantin, tedarik gibi lojistik işlerle ilgileniyordu.
Yassıada mahkemelerin de başlamasıyla tüm ülkenin kilitlendiği önemli bir yere dönüşmüştü. Birçok asker tayinini adaya çıkartmak istiyordu. Hem tarihe tanıklık etmek hem de bu kaotik dönemden maddi olarak faydalanmak için. Esir vekillerle yakınlık kurup mektup taşımak, alışverişin arttığı ve lüks ürünlerin gelip gittiği kantini yönetmek; iyi bir köşeyi dönme fırsatı olabilirdi.
Dedem Rifat Erdölen ise adadan bir an önce gitmek isteyen tek kişiydi. Deliorman göçmeni muhacir bir ailede büyümüş, Tekirdağ’da doğmuştu. Dönemin birçok Trakyalı ailesi gibi Demokrat Partiliydi. 1946 seçimlerinde Demokrat Parti’yi destekleyen hemşerileriyle birlikte devletin sopasını yemişti.
Açıkça fikrini söylemeye cesareti olmasa da yapılanları desteklemiyordu. Adada genç astsubaylara patlayıcı maddeleri anlatan kendi halinde bir öğretmenken, zamanında oy verip çok sevdiği Adnan Menderes’in yargılandığı adanın “zoraki gardiyanına” dönüşmüştü.
Cebinden çıkan bir kuruşu bile not düşen, kanunun lafzından dışarı bir adım atmayan dedem için Yassıada bir kabustu. Mahkemeler henüz başlamamıştı, esir tutulan Demokrat Partililerin adaya hapsedilmesinin “kanuni” zemini yoktu. Darbecilerin keyfi kararları öngörülemezdi. Adadaki darbeciler “olağanüstü” bir dönemin “olağanüstü” yetkilerini kullanıyordu. Yarın öbür gün devran dönebilir, dün muktedir görünenler yarın hesap verebilirdi. Her şey keyfiyet ve muğlaklık üzerine kurulmuştu. Silahın muğlaklığı ve korkusu ülkeyi yönetiyordu.
Dedemin tabiriyle “adada bir sıkıntı, adamı rahatsız eden bir huzursuzluk vardı.”. Dedemi rahatsız eden huzursuzluk, birçok insana da köşeyi döndüren bu kaotik hukuksuzluktu. Demokratlarla genellikle doğrudan teması olmayan ve sadece kantinle, tedarikle ilgilenen dedem de isteseydi üç kuruşluk maaşının katbekat fazlasını kazanabilirdi.
Nihayetinde uzun mektuplar ve çabalar sonucunda tayinini adadan aldırdı. Herkesin bir parçası olmak için birilerini araya soktuğu bu kabustan kendisini kurtardı.
Kurukahveci Mehmet Efendi de kahve zevki için ortalığı ayağa kaldıran komutanlar da artık rahat edebilirdi.
Rifat Erdölen, Yassıada’dan ayrılmıştı.
Aslında dedem hiçbir zaman asker olmak istememişti. Tek amacı evden uzaklaşmaktı. 90 Harbi’nde Deliorman’dan Tekirdağ’a göç eden muhacir bir ailede doğmuştu. Dünyaya Çerkezköy-Erdölen Sokak’ta gelmişti. Ailesi Çerkezköy’ün kurucularındandı. Amcaları tüccar, bestekar, sanatçıydı. Herkes bir yolunu bulup İstanbul’a yerleşmişti.
Babası Adil Erdölen ise Çerkezköy’de kalmış, topraklarla ilgileniyor, çiftçilik yapıyordu. Marshall planıyla verilen traktörler Adil Erdölen’e nasip olmamıştı. İşlerini oğluna devretmek de olmadı. “Deli Adil” lakabını aldıracak öfkesi en büyük oğlunu evden uzaklaştırdı. Dedem ortaokulu, müzik öğretmeni amcası Muzaffer Erdölen ve Azra Erhat’ı Odyssesia’yı çevirtmesi için ikna eden ve Troya kazılarına katılıp bölgenin tanıtılması için seramikler yapan Mavi Anadolucu resim öğretmeni yengesi Şadiye Erdölen’in yanında Çanakkale’de okudu.
Dedem yengesi Şadiye Erdölen’in bir sergisinde
Liseye Edirne’ye gitti, fakat “haylazlıktan” okulu bitiremedi. Eve o kadar dönmek istemiyordu ki son çare astsubay olmaya karar verdi ve askerlik macerası başladı.
Önce eğitim, ardından gemi görevi. Sonrasında ise malum; Yassıada okulu ve maalesef zindanı.
Yassıada’dan sonra kurtulmasına ise Amerika vesile olmuştu.
Amerika, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kullanmadığı çıkarma gemilerini önce Norveç’e göndermiş, Norveç’te yenilenen gemiler ise Türkiye’ye verilmişti.
İşte bu gemilerden biri olan TCG Mürefte’yi Norveç’ten getirme görevi için seçilenlerden biri de dedemdi.
Dedemin ilk sefer görevi, aynı zamanda ilk yurt dışı seyahatiydi. Büyük bir disiplinle üç ay süren yolculuğunun her detayını gün gün yazdı. Bindiği uçaktaki broşürleri, biletleri topladı. Tarihin ilk seyahat influencer’ıymışçasına yolculuğunun her bir küçük detayını belgeledi.
Dedem her bir küçük detayı not düşmüştü. Fakat anılarında bile kendi sesini ve duygularını saklamıştı. Yassıada’yı anlatırken şahsi görüşlerini gizlemiş,........
