Yalnızca sitem…
Ruhi Su 41 yıl önce bugün, 20 Eylül 1985’de hayata veda etti. Ölüm nedeni kayıtlara “12 Eylül askeri darbesi ona pasaport vermeyerek yurtdışında tedavisini engellediği için” cümlesiyle geçti. Aradan geçen onca yıla rağmen kulağa hâlâ uzak gelmeyen bir durum.
Onun sesiyle türkülerin kaç kuşağa dokunduğunu, türküyü kaç insana, kimlere sevdirdiğini, söylettiğini, hatta o hevesle eline bağlama aldırttığını bilemem ama bana etkisi öyle. Çocukken evde (de) pek dinlenmeyen türkülerle ilk kez, yakından tanışıklığım şehirlerarası otobüslerde… Gece otobüsüyle İstanbul’a gidiyoruz. İlkokula yeni başlamıştım sanıyorum. Ankara’dan çıkar çıkmaz uykuya dalıyorum. O yolculuklarda keskin virajları, uçurumları, vites küçülten otobüsün etkisi, uğultusuyla herkesin uyandığı Kargasekmez Geçidi bile bölmüyor uykumu. Büyüyünce “oturarak” öyle derin uykulara dalamadığım için özlemle hatırlarım o gece yolculuklarını.
Türkülerle görünen deniz…
Sonra otobüsün “kaptan”ının açtığı radyonun sesiyle uyanıyorum. Alacakaranlıkta, ağarmaya başlayan günle bir anda dünden “yarın”a gelmişim. Âniden türküler, ufuktan doğan güneş, karşımda deniz! Hepsi aynı anda, “Geldik, az kaldı!” diyorlar.
(Bu arada “Ufuk, Tan, Doğan, Güneş” çocukluk hafızama kazınan “askeri” anılardan birisi. Resmi bayramlarda Hipodrom’daki askeri geçit törenlerinde çekicilerin üzerinde tek tek endam eden dört koca hava savunma füzesinin üzerine yazılı isimleri…)
Radyoda Muzaffer Sarısözen yönetiminde “Yurttan Sesler”, derlenmiş, “ıslah edilmiş” türküler… Anne-babamın memleketi İstanbul’a sık gidiyoruz. O radyo, o türküler “Deniz göründü…”nün fon müziği. Çocuk aklımla beni “deniz”e kavuşturan bir sinyal olan türküleri hoş görüyorum sanki.
İlk ateşkes Cem Karaca’yla: Emrah
Zira PopStar Erol Büyükburç’un aranje ettiği türkülerle bile (kendi ifadesiyle 254 türkü) hiç aramız yok. Öyle “Kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu” babından Batı müziği enstrümanlarıyla pop edilen türküler gözümüzü, kulağımızı doldurmuyor.
Türküden uzak, Rock’a, Batı Müziği’ne sadık çevremizde ilk ateşkes Cem Karaca… Ona bayılıyoruz. Daha ilk 45’liğinde, 1967’de çıkan Emrah’daki sevda, aşk anlatısı Ortaokul’da yakalıyor bizi. Yakıyor onun sesiyle sözleri; “Dedim gel ölelim be…”
“Anadolu Rock”daki yeri aşınmaz/aşılmaz bir kaya bence. En yüksek perdeden nakarat da, mırıldanmak, fısıldamak da onun stiliyle, sesiyle emsâlsiz. Hâlâ dinler, uğrarım diktiği o “fidan”a, “ak elleri boğum boğum kınalı”, “inci dişli, kalem kaşlı, ak memeli”, “Yok yok” nidalı sevdaya. İlk iç kulak ağrım! Onlardan sonra “devrimci” türküleri, “şarkı-türkü marşları” da sarıyor bizi tabii.
Nâzım, Ruhi Su, “Aşk ve Devrim”
Nâzım Hikmet, Ruhi Su sevgimin kalıcılığında, derinliğinde ise işleyiş tersi. Nâzım bize önce devrimci, isyancı, “komünist” şiiriyle geliyor. Fırtınaya kâğıttan şeytan uçurtması gibi dalan “deli kan”a, farklı bir dünyaya yelken açan, “dünyayı değiştiren” şiirler lâzım. Şiirleri ânında türkü, şarkı, marş, şarkı-türkü marşı oluyor zaten.
Sonra bir gece sanki âniden bastırıyor “öteki” dizeleri… “Saçları saman sarısıydı kirpikleri mavi, belasıydı başımızın” ya, bir gecede öğretiyor hayat: “Tahir olmak da ayıp değildi Zühre olmak da, hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değildi…” “Neden hep ölüyoruz ki?” demiyor kimse.Nâzım’ı öyle gecelerde tanıyorum belki, tanıyoruz her geceyi sabaha erdiren arkadaşlarla… Yıllar sonra ÖDP’nin “Aşk ve Devrimin Partisi” sloganı beni o gecelere götürüyor, bana Nâzım’ın -sözde de olsa- hayata geçirilen tek vasiyeti gibi geliyor. “Hah işte!” diyeceğim ama aşk da, devrim de bünyeye göre.
Ruhi Su’yu hemen sevmek zor
Ruhi Su’nun, türkülerinin gönül seyri de benzer. Basbariton sesi, farklı tarzı, dümdüz sazıyla onu ilk anda sevmek kolay değil. Annemin hiç unutmadığı, hep anlattığı anısıyla da sabit. Cebeci Ortaokulu’nda müzik öğretmenleriymiş. Derslerine girip o sesiyle türküsünü söylediğinde yadırgamışlar, kıs kıs gülmeye başlamışlar. “Hanımlar biraz ciddiyet” demiş, devam........
