menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Eylül 11 2001: “Konuşabilir miyiz, konuşmalı mıyız, yoksa konuşmamalı mıyız?”

18 0
13.09.2026

2001 yılında tarihçi, düşünür ve yazar Eqbal Ahmad, kendimizle ve içinde yaşadığımız dünyayla yüzleşmemizi adeta bir ayna tutan kitap kaleme aldı: (Terrorism: Theirs and Ours ) *Terörizm: Onlarınki ve Bizimki*. Kitabın kapağına sadece bir iki dakikalık bir göz atarsanız, çok önemli bir tarihsel anı ortaya koyduğunu fark edeceksiniz.

Eqbal’ın kendi sözlerini aynen aktarıyorum:

“1985 yılında, Başkan Ronald Reagan sakallı bir grup erkeği kabul etti. O günlerde The New Yorker’da yazdığım bu sakallı adamlar, gerçekten de oradaydılar. Başka bir yüzyıldan gelmiş gibi görünen, türbanlı adamlardı. Reagan onları Beyaz Saray’da kabul etti. Onları kabul ettikten sonra basına konuştu. Onları işaret etti – eminim bazılarınız o anı hatırlayacaktır – ve şöyle dedi: ‘ Bunlar, Amerika’nın kurucu babalarının ahlaki eşdeğerleridir.’ Bunlar Afgan Mücahitlerdi. O dönemde, ellerinde silahlarla Kötü İmparatorluk’a karşı savaşıyorlardı. Onlar, kurucu babalarımızın ahlaki eşdeğerleriydiler!

Ağustos 1998’de, başka bir Amerikan Başkanı, Afganistan’daki kamplarda bulunan Usame Bin Ladin ve adamlarını öldürmek için Hint Okyanusu’nda konuşlanmış Amerikan donanmasına füze saldırıları emri verdi. Afganistan’da vurulmak üzere on beş Amerikan füzesinin atıldığı Bin Ladin’in, sadece birkaç yıl önce George Washington ve Thomas Jefferson’ın ahlaki eşdeğeri olduğunu hatırlatarak sizi utandırmak istemem! O, sizin “Kurucu Babalarınız”ın “Ahlaki Eşdeğeri” konumundan indirilmiş olması nedeniyle öfkelendi. Bu yüzden öfkesini farklı şekillerde dışa vuruyor. Birazdan bu konuya daha ciddi bir şekilde geri döneceğim.

Görüyorsunuz, tüm bu hikayeleri neden hatırlattım? Çünkü terör meselesinin oldukça karmaşık olduğunu size göstermek için. Teröristler değişir. Dünün teröristi bugünün kahramanıdır ve dünün kahramanı ise bugünün terörist olur.”

11 Eylül 2001 Salı günü sabahın erken saatlerinde Lahor’daydım. O sabah annem, babam, iki kardeşim ve ben oturma odasındaydık. Babamın her sabah haberleri izleme alışkanlığı vardı. Televizyon açıktı. Haberleri izliyorduk.  Birden, televizyon kanalında bir haber bülteni yayınlandı. Bunu asla unutamıyorum. Amerika’nın New York eyaletinde ‘İkiz Kuleler’ (World Trade Centre) olarak bilinen dünyanın en yüksek kuleleri füze saldırısına uğramıştı. Olayı bir terör saldırısı olarak nitelendiriyorlardı. Saldırının El Kaide tarafından gerçekleştirildiğini söylediler. İkiz Kulelerden yükselen duman ve binlerce insanın koşuşturduğu manzara… Gözlerimi televizyondan ayıramıyordum. Birçok insan canını kurtarmak için çaresizce mücadele ediyordu. Hatta pencerelerden atlayan insanlar bile gördük.

Televizyon ekranında, adını daha yeni duymuş olduğum George Bush’u gördüm. George Bush, El Kaide’den intikam alacağını söyledi. “Ya bizimlesiniz, ya da teröristlerin yanındasınız.” Ayrıca Pakistan-Afganistan sınırında büyük çaplı bir saldırı başlatacağını da belirtti. Henüz küçük bir çocukken anneme ve babama döndüm. “Bu bombalar bizim evimize de düşecek mi?” diye sordum. Babam sessiz kaldı. Annem de sessiz kaldı.  Akrabalarımızdan bazıları 1950’lerden beri Amerika’da yaşıyordu. Onlar Pakistan’dan ilk gidenlerdi. Benim hem annemin hem de babamın ailesi Hindistan kökenli. Bu saldırıdan sonra hem annem hem de babam, akrabalarının nasıl olduğunu öğrenmek için onları aramaya başladılar. Elbette bunu bizden gizli yaptılar. Ama evde bir huzursuzluk olduğunu seziyorduk, yüzlerindeki endişeyi de görüyorduk.  Sıradan insanlar, sırf Müslüman oldukları, sakallı oldukları ve tenleri esmer olduğu için sokaklardan ve evlerinden kaçırıldılar.

11 Eylül’ün ardından yaşananlardan bahsetmek, bugün de dün olduğu kadar önemli. Dün ne kadar uzak bir geçmişte kalmış gibi görünse de, bir şekilde hâlâ zihnimizde ve hafızalarımızda canlı. Tıpkı 6-7 Eylül 1955 tarihlerinde İstanbul başta olmak üzere Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklara yönelik gerçekleşen organize saldırılar ve yağmalar gibi. Her sene olduğu gibi, altı gün önce, hepimiz 6–7 Eylül’deki pogrom saldırılarını andık.

Geçmişteki bazı yaralı olaylar günümüze kadar hatırlanmaya devam eder. Elbette, onları hatırlamayı seçenler için. Aramızda unutmuş olanlar da var. Ancak bu geçmiş olaylar, insanların zihninde travmatik anılar olarak nitelendirebileceğimiz deneyimler. Ve bunlar hiçbir şekilde hafife alınacak olaylar değil. Şunu belirtmek isterim: Türkiye’de 6–7 Eylül pogromları ile New York’taki 11 Eylül saldırıları farklı yerlerde ve farklı zamanlarda gerçekleşmiş olsa da, tüm bu olayları birbirine bağlayan ortak bir hafızaya sahibiz. Sonuç olarak, yaklaşık yirmi yıldır Türkiye’de yaşayan biri olarak, 11 Eylül saldırıları hakkındaki  düşüncelerimi şu anda dile getirmeye çalışırsam, 6-7 Eylül pogromları zihnimde geliyor. Bu olayların her biri, bizi birbirimize bağlayan ve empati duygusu uyandıran, yaralı ama aynı derecede önemli bir içgüdü barındırır.

Bu nedenle son söyleyeceğim şey, hemen başında söylemek istiyorum. İslamofobi ciddi alınması gereken bir mesele. İnsanlar çok acı çekti ve çekmeye de devam ediyor. Etrafımda bu meseleyle ilgili bir-iki kelime dile getirirken çoğu zaman küçümsediğini gördüm. Hatta bazen alay geçecek bir durum olarak da gördüm. Bu alay geçme halini veya küçümse halini anlıyorum artık. Tarihsel açıdan bakıldığında bu durum, Türkiye gibi bir ulus devletin parçası gibi görünebilir.  Bu........

© Serbestiyet