Bir çift laf
Geçtiğimiz gün yazar/editör Semih Gümüş, X’deki hesabında, Mustafa Kutlu’nun yer aldığı bir video’yu alıntılayarak demediğini bırakmamış:
“Hayatında ezenlere, muktedirlere iki çift söz etmemiş, yoksulluğun dibine gönderilen halkın yanında durmamış yazarın bu sözleri de bomboştur. Artık bu ülkede hak edilmemiş aydın olunamayacak. Konforunu iktidara dayalı olmaktan alan edebiyat ve sanat ahlak dışıdır.”
Hayatında ezenlere, muktedirlere iki çift söz etmemiş, yoksulluğun dibine gönderilen halkın yanında durmamış yazarın bu sözleri de bomboştur. Artık bu ülkede hak edilmemiş aydın olunamayacak.
Konforunu iktidara dayalı olmaktan alan edebiyat ve sanat ahlak dışıdır. https://t.co/mMxs7pTnF0
— Semih Gümüş (@Notosoloji) February 3, 2026
Kutlu alıntılanan videoda aslında tanıyanların yıllardan beri az çok bildiği görüşlerini yineliyor. Türk aydınının İslamla mesafeli oluşunu dile getiriyor, “yalnızlık edebiyatı” olarak etiketlediği varoluşçu edebiyatın etkisiyle yazanları eleştiriyor, Türk insanını yakından tanıdığını iddia ediyor ve yazdıklarının sevilmesini Türk insanıyla doğrudan temas edebilmesine bağlıyor. Kısacası durum şu: Semih Gümüş’ün Kutlu’nun söylediklerine katılmaması mümkün; ama en azından paylaştığı videonun içeriği özelinde öfkesini anlamlandırabileceğimiz bir şey yok.
Ancak bu paylaşım Kutlu’nun sözleriyle birlikte, sağ ve sol dediğimiz o basmakalıp ikiliğin Türkiye’de hala yaşadığını göstermekle kalmıyor, bu yerleşik siyasi ayrımın güncel hatlarını da az çok ortaya koyuyor. Bu ayrım huysuz ihtiyar akbabalar gibi tepemizde dönüyor.
Kutlu, eskiden beri kendini halkçı bir yazar olarak tanımlamıştır, ki mensup olduğu dünya görüşünden bağımsız kanaatimce bu iddiasının altı boş değildir. 90’ların sonundan itibaren Kutlu’nun editörü olduğu ve ilk öykülerimin basıldığı Dergâh dergisine ara sıra uğrardım. Dergâh Yayınları hakikaten bir dergâh gibiydi; kapısı hemen herkese açıktı. Uğradığımda Mustafa Kutlu oradaysa mutlaka bir çift laf eder (muktedire değil bana!), keyfi yerindeyse kendisine gönderilen kitaplardan birini elime tutuşturur, hakkında bir yazı isterdi. Videoda hikayelerini kahvelerde yazdığını söylemiş ama ben şahsen Dergâh’ta daktilosunu tıkırdattığına şahidim. Sonradan Uzun Hikaye başta olmak üzere Mustafa Kutlu’nun kitapları ve öykü anlayışı üstüne dilim döndüğünce yazılar da yazdım. Gerçekten de kendisine gelen bazı öykü ve yazılardaki o yalnızlık, daha doğrusu bunalım dilini sevmezdi; ama Dergâh’ta zaman zaman böyle metinler de yer almıştır. Fantastik unsurların kullanılmasına da sıcak değildi.
Türkiye’de yaşanan yoksulluğu bir dönem kendine mesele edinmişti; bir sohbetimizde – sohbetimizde diyorum ama ben çoğunlukla dinleyip ikrar ediyordum – özellikle köylerde ağır bir yoksulluğun yaygınlaştığından söz etmişti. Ayrıntılarını bilmiyorum ama yanılmıyorsam Deniz Feneri gibi projelerin tesis edilmesinde doğrudan katkısı oldu. Yani bunu “Kutlu bu halk için şunları yapmıştır…” demeye getirmek için yazmıyorum ama sosyal medyadan siyasetçilere kızıp söylenmek de pek öyle halkçılık sayılmaz. Bana göre tabi.
AKP iktidarında Kutlu’nun ismi daha çok duyuldu, kitapları daha çok satıldı, daha çok okundu. Bu doğru. Ama medyada kitapları satan herhangi bir yazardan daha çok yer işgal ettiği ya da yazarlığının en olgun döneminde gördüğü rağbeti hak etmediğini düşündüren bir şeyin olduğu söylenebilir mi? Hiç sanmıyorum. Kutlu’nun kitapları isminin ana akımda çok daha az göründüğü 90’larda da aranır, okunur ve tartışılırdı. Maddi ihtirasları olsaydı sanırım 80-90’larda çok daha büyük fırsatlar bulabilirdi; açıkçası böyle bir şeyin sözünü ettiğim için bile biraz utanıyorum.
Güncel siyaset........
