Radikalleşme kıskacındaki İsrail’de Hıristiyanlar ve Kutsal Topraklar’da artan dini hoşgörüsüzlük
Geçtiğimiz günlerde (19 Nisan 2026), İsrail ordusuna mensup bir asker, Lübnan’ın güneyinde işgal altında tutulan Deyr Seryan beldesinde Hz. İsa ikonunu parçaladığı anları büyük bir özgüvenle sosyal medyada paylaştı. Bu paylaşım, basit bir vandalizm vakasının ötesine geçerek modern çağın en trajik ikonoklazm (kutsal imgelerin yok edilmesi) örneklerinden biri olarak kayda geçti. Kutsal bir sembolün fütursuzca tahrip edilmesi aslında bir ordunun retorik düzeyde sahip çıktığını iddia ettiği “etik değer” ve “kurumsal disiplin” söyleminin fiiliyatta nasıl aşındığının da somut bir örneği oldu.
Öte yandan olayın vehâmeti kadar, dijital mecraların bu nefret suçunu perdeleme biçimi de dikkat çekti. ABD merkezli X platformunun yapay zeka sistemi Grok, görüntünün gerçekliğini sorgulayan kullanıcılara “fotoğrafın manipülasyon ürünü olduğu” yönünde cevaplar verdi. Bu aslında teknolojik algoritmaların, İsrail’in kamu diplomasisi stratejileri içinde nasıl bir “dezenformasyon kalkanı” işlevi görebildiğini bir kez daha gösterdi.
Fakat yalın hakikat dijital bariyerleri aşarak kısa sürede yayıldı, başta kiliseler olmak üzere askerin eylemine her kesimden sert kınamalar yükseldi.
İsrail’in stratejik geri adımı ve Netanyahu’nun paradoksal savunması
Başlangıçta hadiseyi görmezden gelen İsrail makamları, uluslararası tepkilerin diplomatik baskıya dönüşmesi üzerine söylem değiştirmek zorunda kaldı. İsrail ordusu (IDF), eylemi “münferit bir disiplinsizlik” olarak nitelendirerek kurumsal sorumluluğu sınırlandırmaya çalışırken, Başbakan Binyamin Netanyahu da pragmatik siyaset diline uygun bir “üzüntü” mesajı yayımladı.
Netanyahu, açıklamasında İsrail’in inanç özgürlüğüne ve dinî değerlere saygılı, demokratik bir devlet olduğunu ileri sürerek şu ifadeleri kullandı: “Yahudi devleti olarak İsrail, tüm inanç grupları arasında hoşgörü ve karşılıklı saygı değerlerini benimsemekte ve savunmaktadır…Bir İsrail askerinin Güney Lübnan’da bir Katolik dinî simgesine zarar verdiğini öğrenince şaşkına döndüm ve üzüldüm. Bu eylemi en şiddetli şekilde kınıyorum…Suriye ve Lübnan’da Hıristiyanlar Müslümanlar tarafından katledilirken, İsrail’deki Hıristiyan nüfus Orta Doğu’nun diğer bölgelerinden farklı olarak gelişmektedir. İsrail, bölgede Hıristiyan nüfusunun ve yaşam standardının arttığı tek ülkedir. İsrail, Orta Doğu’da herkesin ibadet özgürlüğüne saygı duyan tek yerdir.”
Netanyahu’nun bu olayı bölgesel çatışmalarla ilişkilendirerek İsrail’i Hıristiyanlar için güvenli bir liman olarak sunması, klasik bir halkla ilişkiler söylemidir.
Oysa böyle bir söylem, devlet üniforması taşıyan bir fâilin işlediği nefret suçunun yapısal arka planını sorgulamaktan bütünüyle uzaktır. Nitekim açıklama, hakikatin ahlakî ve kurumsal boyutlarıyla yüzleşen ilkesel bir muhasebeden ziyade, ortaya çıkan uluslararası tepkinin doğurduğu itibar kaybını sınırlamaya yönelik konjonktürel bir hasar kontrolü girişimi gibidir.
“Münferit” değil, sistematik: Gizlenemeyen kolektif vandalizm
Netanyahu’ya gerçeği hatırlatan en dikkat çekici tepkilerden biri, İsrail içinden Haham Avi Davuş’tan gelmiştir. Rabaney ha-Tzedek (Rabbis for Human Rights) çevresinden Davuş, Netanyahu’nun Hz. İsa ikonunun parçalanmasına “şaşırdığını” söylemesine, bir X paylaşımıyla karşılık vermiştir: “Sayın Netanyahu’ya Batı Şeria’da ve İsrail içinde camilere yönelik her hafta gerçekleşen kundaklama ve tahribat olaylarını, Kudüs Eski Şehir’de Hıristiyan din adamlarına yönelik saldırı ve tükürme vakalarını ve Yahudilik adına işlenen terörü de hatırlatalım ki daha da şaşırsın! Zira bütün bu hadiseler ile ordumuzun disiplinli bir yapıdan uzaklaşarak milisler topluluğuna dönüşmesi arasında doğrudan bağlantılarbulunmaktadır!” Haham Davuş’un bu çıkışı, Netanyahu’nun açıklamasının sahada süreklilik arz eden şiddet ve nefret iklimi karşısında ne denli gerçeklikten kopuk olduğunu, İsrail içinden yükselen eleştirel bir ses olarak ortaya koymaktadır.
Netanyahu’nun, Batı’daki Hıristiyan çevreleri yatıştırmak adına Müslümanları hedef tahtasına yerleştiren bir söyleme sarılması ve ordu yetkililerinin skandalı “münferit bir disiplinsizlik” perdesiyle örtmeye çalışması, İsrail’de Hıristiyanlara yönelik olumsuz icraatların üzerini örtmeye yetmemektedir. İsrail toplumunda etkisi giderek büyüyen radikal dinî fanatikler ile bizzat İsrailli siyasetçilerin “Yahudi terörü” olarak tanımladığı paramiliter yerleşimci unsurların yükselişi, bu eylemlerin tesadüfî değil, kurumsallaşma istidadı taşıyan daha geniş bir radikalleşme sürecine evrildiğini göstermektedir. Bu nedenle söz konusu vakalar, münferit olarak değil, sistematik bir dönüşümün işaretleri olarak değerlendirilmelidir.
İsrailli yetkililerin “tekil bir vaka” olarak önemsizleştirmeye çalıştığı son tahribat aslında sahadaki askerî gerçeklikle de çelişmektedir. IDF’nin operasyonel doktrini gereği hiçbir askerin sahada bağımsız hareket etmediği dikkate alındığında, görüntüleri kaydeden ikinci bir failin varlığı ve birim komutanlarının zımnî onayı ya da en azından sessiz müsamahası söz konusudur. Bu sebeple söz konusu eylemin bireysel değil, kolektif bir cürüm niteliği taşıdığı aşikârdır. İsrail askerlerinin işgal bölgelerinde çoğunlukla toplu hareket ettikleri göz önünde bulundurulduğunda, en az 10’dan fazla personelin dahil olduğu anlaşılan bu vandalizm, bireysel bir öfke patlamasından ziyade, ideolojik körleşmenin ve kurumsal denetim mekanizmalarının aşınmasının, daha açık bir ifadeyle “bir başıbozukluğun” somut tezahürüdür. Nitekim Gazze’deki katliamlar sırasında da benzer “başıbozukluk” örnekleri açık kaynaklara ve sosyal medya mecralarına defalarca yansımıştır.
İsrail’de artan radikalleşme ve yükselen hoşgörüsüzlük
Deyr Seryan hadisesi, nevi şahsına münhasır bir olay olmayıp, dijital mecralara yansıyan pek çok olaydan sadece biridir. Gazze’den Lübnan’a uzanan işgal sürecinde ibadethanelerde alkol eşliğinde sergilenen taşkınlıklar, İncil ve Kur’an gibi kutsal metinlerin yakılması yahut Hz. İsa ya da kilise azizlerine ait ikonların tahrip edilmesi, modern savaş tarihinin en fütursuz sahneleri olarak hem kolektif hafızaya hem de dijital kayıtlara kazınmaktadır. Bu bağlamda, elleri ve gözleri bağlanmış esirlere Talmud okutulmasına ilişkin görüntülerin sosyal medya mecralarında dolaşıma sokulması, psikolojik şiddetin ritüelleşmiş bir pratiğe dönüştürülebildiğini göstermektedir.
Buzdağının yalnızca görünen kısmını teşkil eden ve her geçen gün sayısı artan bu tür hadiseler, İsrail toplumunda tırmanan radikalleşmeyi de açık biçimde göstermektedir.Toplumsal dönüşümün arka planı da dikkat çekicidir: 2025 yılında yapılan saha araştırmaları, İsrail toplumunda Hıristiyanlara yönelik olumsuz tutumların özellikle genç, daha dindar ve radikal kesimlerde belirgin biçimde arttığını göstermektedir.
Filistin’de Hıristiyan nüfus: Mevcut durum
İsrail Merkez İstatistik Bürosu’nun (Israeli Central Bureau of Statistics) Aralık 2025’te yayımladığı verilere göre, 31 Aralık 2025 itibarıyla ülkenin nüfusu 10,178 milyon olarak tahmin edilmektedir. Bu nüfusun 7,771 milyonu (v,3) Yahudi, 2,147 milyonu (!,1) Arap, 260 bini (%2,6) ise yabancı uyrukluların da dâhil edildiği “diğer” kategorisinde yer almaktadır.
Buna karşılık, İsrail’de yaşayan Hıristiyanların sayısı 184.200 olarak kayda geçerken, bu rakam toplam nüfusun yaklaşık %1,9’una tekabül etmektedir. İsrail’deki Hıristiyanların x,8’i Arap kökenli olup, bu kesim ülkenin toplam Arap nüfusunun %6,9’unu oluşturmaktadır. Aralık 2025’te yayımlanan istatistikler, Hıristiyan nüfusun bir önceki yıla göre %0,7 oranında arttığını da göstermektedir.
Filistinli Hıristiyanlar genel olarak dört ana topluluk altında değerlendirilmektedir.
1. Yunan Ortodoksların ağırlıkta olduğu Doğu Ortodoks Kiliseler
2. Roma’ya bağlı “Latin” topluluğunun önderlik ettiği Katolik Kiliseler. Bunlar Filistinliler arasında sayıca Yunan ve Suriyeli Katoliklere göre daha sınırlı bir konuma sahiptir.
3. Kıptiler, Ermeniler ve Süryani Ortodokslar
4. Anglikanlar, Lüteriyenler ve Baptistler dahil olmak üzere çeşitli Protestan Kiliseler.
Hıristiyan nüfusun tasfiyesi: Sayılarla bir yok oluşun anatomisi
Netanyahu’nun küresel kamuoyuna pazarladığı “bölgedeki tek demokrasi” ve “azınlıkların yegâne koruyucusu” söylemi, sahadaki istatistikî ve tarihî gerçekler karşısında pek de inandırıcı değildir. Üstelik bu söylem, yalnızca Netanyahu tarafından değil, farklı siyasî aktörler ve çeşitli çevreler tarafından da âdeta ezberlenmiş bir replik gibi tekrar edilmektedir. Oysa 1948’de İsrail devletinin kuruluşu ve en-Nekbe ile başlayan süreç, yalnızca Müslüman Filistinlileri değil, bu coğrafyanın kadim unsurlarından biri olan Filistinli Hıristiyanları da derinden etkilemiştir. Siyonist güçler tarafından gerçekleştirilen toplu sürgünler sonucunda, işgal edilen bölgelerde........
