Uluslararası Hukukun kalan değeri hâlâ var mı?
Modern uluslararası hukuk, hiçbir zaman iyi bir adalet dağıtıcısı olmadı. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın harabelerinden inşa edilen sistem en azından şunu iddia ediyordu: Güçlünün iştahını kâğıt üzerinde de olsa sınırlamayı, devasa şiddet aygıtlarını “prosedür ve meşruiyet” parantezine almayı. Günümüzde ise o parantezin bizzat sistemin kurucu aktörü tarafından parçalandığına şahitlik ediyoruz.
Elbette bir anda olan bir şey değil, uzun süredir biriken bir aşınmanın sonucu. Trump’ın ikinci defa başkan seçilmesiyle birlikte geçmişte en azından retorik düzeyde korunmaya çalışılan dil de ortadan kalktı. Uluslararası hukuku hiçe sayan bir söylem ve kaba güce yapılan açık atıflar artık herkesin kanıksadığı sıradan bir durum.
Gazze’deki soykırıma verilen açık destek ve Batı’nın büyük çoğunluğunun en iyi ihtimalle sessizliğe sığınması bunun ilk halkasıydı. Ardından Venezuela’ya yönelik müdahaleci hamleler, İran’a dönük saldırılar; Grönland konusunda Danimarka’ya yönelen, sömürgeci bir üslubu hatırlatan tehditler ve son olarak müttefik İspanya’ya açıkça gözdağı verilmesi geldi. Bunlar uzun zamandır istisna değil, yeni normalin katmanları. Dahası, bu normalin bir parçası da hukuksuzlukların sıradanlaşmasının, dünyanın büyük çoğunluğunun zımni onayından beslenmesi.
Hukuki Tabloda Kaçınılmaz Bir Netlik
Son derece işlevsiz ve artık tekrar edilmesi bile anlamsız gelse bile tekrar edelim. İran’a yönelik saldırıların hukuki tablosu çok açık. BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağı yalnızca iki koşulda istisnaya izin verir: BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi ya da 51. madde kapsamında meşru müdafaa hakkı. Bu saldırıda her iki koşulun da karşılanmadığı açık.
Meşru müdafaa hakkı yakın ve somut bir silahlı saldırı tehdidini; ayrıca kuvvet kullanımının zorunlu ve son çare olmasını gerektirir. Trump ve Rubio, İran’ın “hazırlandığı” saldırılara ön alındığını ileri sürse de bu gerekçe temellendirilebilmiş değildir. ABD, saldırı anında İran ile müzakere masasındaydı, diplomatik seçenek henüz tükenmemişti. Üstelik bu harekât, ABD iç hukuku açısından da meşru değil, çünkü Kongre’nin bir yetkilendirmesi yoktu.
Bu hukuki netlik karşısında Almanya Dışişleri Bakanı Wadephul’un tutumu ise ibretliktir, Wadephul, “İran savaşını şimdi değerlendirmek için erken, önce iyi incelemek gerekiyor” diyerek sadece kaçamak bir yaklaşımla yetinmedi, Almanya’nın menfaatlerini uluslararası hukukun önünde tutmak gerektiğine dair imalarda da bulundu. Eskiden de devletler elbette menfaatlerini öncelerlerdi ama Almanya gibi ülkeler bu durumu bu kadar ayağa düşürmezdi.
Almanya, Fransa ve İngiltere’nin ortak açıklaması ise daha da çarpıcı. ABD ve İsrail’in ilk saldırıda bulunan taraf olmasına hiç değinmiyor, yalnızca İran’ın misillemesini kınamakla yetiniyor. Aynı kendi üyesinin en asgari hakkını yok sayan İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreterliğinin açıklaması gibi. Sanki savaşı İran başlatmış gibi vakıayı tersyüz eden bir çerçeve kuruyorlar.
Bu kaçamak yaklaşımlar, somut sonuçlar doğuruyor. Ramstein Hava Üssü’nün ABD’nin........
