Bazı cümleler insanı uyutmamalı
Fatoş Pınar Türker’in mahkeme salonunda kurduğu cümleler zihnimden çıkmadı. Çıkmamalıydı da.
Çünkü bir insanın anlattıkları karşısında uykumuz kaçıyorsa, bu diri kalmış bir yerin bulunduğunu gösterir. Asıl felaket, böyle anlatımlar karşısında artık sarsılmaz hale gelmektir.
Bir işkence ya da kötü muamele iddiası ortaya çıktığında ne olacağını artık ezbere biliyoruz. Önce “böyle bir şey olmadı” deniyor.
Yalanlanamayacağı anlaşılınca “abartıyorlar” deniyor, baktılar ikna edici değil, “ama bir sebebi vardır” imaları yapılıyor.
En sonunda da “zaten o da…” diye başlayan bir cümle çıkıyor ortaya ve mesele failin ne yaptığından çıkıp mağdurun kim olduğuna dönüyor. Yıllar içinde buna da alıştık.
İnsan onurunu hedef alan en ağır muameleyi bile artık sıradan bir haber gibi okuyup geçebiliyoruz.İşte asıl korkunç olan, kötülüğün kendisi kadar ona alışmış olmamız.
“Sen Artık Kendine Ait Değilsin”
Fatoş Hanım’ın anlattığı, yalnızca bir “arama” değildir. Bir insanın bedenine, mahremiyetine ve kendilik duygusuna yönelen böyle bir muamele, hukuk tekniğiyle sıradanlaştırılacak bir işlem değildir. Hele bir anneye çocukları üzerinden baskı kurulduğu iddiası da varsa, mesele artık sadece kötü muamele tartışması olmaktan çıkar; insanın en korunmasız yerinden vurulması anlamına gelir.Burada amaç çoğu zaman bir şey bulmak değil, insana devlet karşısında ne kadar savunmasız olduğunu hissettirmektir. İnsana “sen artık kendine ait değilsin” demenin en ağır yollarından biridir bu.
Bu ülke bunu bugün öğrenmedi
Bu yüzden Fatoş Hanım’ın “ben utanmıyorum, yapan utansın” diyebilmesi çok kıymetli. Çünkü bu tür muamelelerin en eski hilesi, utancı failden alıp mağdurun üzerine bırakmaktır. Mağdur sussun, anlatamasın, başını öne eğsin istenir; sesi kısıldıkça olup biten de görünmez hale gelir. Oysa utanması gereken mağdur değil; bu muameleyi yapan, yaptıran, örten, hafifleten ve “mevzuatta yeri var” diyerek normalleştiren düzendir.
Elbette bu ülke işkenceyi, kötü muameleyi, çıplak aramayı, gözaltında tehdidi, cezaevinde insan onurunun kırılmasını bugün öğrenmedi. Arkasında öğrenilmiş, aktarılmış ve cezasızlıkla ödüllendirilmiş bir gelenek vardır.
Bu ülkenin yakın tarih hafızasında Diyarbakır Cezaevi var. 12 Eylül var. 90’lar var. Gözaltı merkezleri, cezaevleri, faili meçhuller, cezasızlık zırhları var. Kürtlerin, solcuların, FETÖ suçlamasıyla gözaltına alınanların, cezaevlerinde unutulan hasta mahpusların hikâyeleri var.
Diyarbakır Cezaevi bu hafızanın en karanlık sayfalarından biridir. TBMM’de dinlenen tanıklıklar, orada insan onurunun nasıl sistematik biçimde hedef alındığını bütün açıklığıyla gösterir: Aç bırakma, susuz bırakma, uykusuz bırakma, fare yedirme, foseptik çukura sokulma, dışkı yedirme, hücrelere sıkıştırma, çıplak arama, mahkemeye gidiş gelişleri bile işkence alanına çevirme, köpeğe tekmil verdirme…
Bunları burada uzun uzun anlatmamın gereği yok. Diyarbakır Cezaevi başlı başına bir yüzleşme konusudur. Benim burada hatırlatmak istediğim şey başka. İnsan onurunu kırma teknikleri bu ülkede yeni icat edilmedi. Beden üzerinden, mahremiyet üzerinden, dil üzerinden, aile ve çocuklar üzerinden, korku ve utanç üzerinden insanı teslim alma anlayışı maalesef bu ülkenin hafızasında ne yazık ki geniş bir yere sahip.
Kimliğe göre çalışan vicdan
Fakat asıl........
